31 Ağustos 2010 Salı

KURTULUŞ SAVAŞI İLE İLGİLİ ESERLER

KURTULUŞ SAVAŞI İLE İLGİLİ ESERLER




Akın / Allahın Süngüleri / Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat / Ankara / Ateşten Gömlek / Bay Önder / Biz İnsanlar / Bozkurt / Çankaya / Dağa Çıkan Kurt / Dikmen Yıldızı / Doludizgin / Eğil Dağlar / Esir Şehrin İnsanları / Esir Şehrin Mahpusu / Gazi'nin Dört Süvarisi / Haçin / Halás / Hükûmet Meydanı / İzmir'in Romanı / Kahraman / Kalpaklar / Köylüler / Kurt Kanunu / Kutsal Barış / Kutsal İsyan / Küçük Ağa / Küçük Ağa Ankara'da / Meydan Dayağı / Milli Savaş Hikayeleri / Panorama / Sahnenin Dışındakiler / Sodom ve Gomore / Sözde Kızlar / Şu Çılgın Türkler / Tek Adam / Toz Duman İçinde / Türk'ün Ateşle İmtihanı / Üç İstanbul / Var Olmak / Vatan Dediler / Vatan Tutkusu / Vatan Yolunda Hatıralar / Vurun Kahpeye / Yaban / Yeşil Gece / Yorgun Savaşçı / Yüzbaşı Selahattin'in Romanı / Çalıkuşu

24 Ağustos 2010 Salı

Niye soğuk değil ılık su serinletir?



Sıcak havalarda serinlemek için soğuk hatta buzlu su içmek terlemeyi daha da artırıyor. Uzmanlar sıcaktan korunmak için ılık su önerirken soğuk su ısısının da 14 dereceyi geçmemesi tavsiyesinde bulunuyor. Nedeni ise...

Sıcaklarda nasıl sıvı tüketmeniz gerektiğini biliyor musunuz? İstanbul Tıp Fakültesi Hidroklimatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Zeki Karagülle bunun yollarını anlattı:

ILIK SU İÇİN: Midenin ısısı 38 derecedir. Sıcaklarda serinlemek için buzlu su içildiğinde onu ısıtmak için midenin ısısı yükselir ve bu bir süre sonra size terleme sıcak basması olarak geri döner. En doğrusu ılık su içmektir. Ilık su ile serinleyemiyorum diyenler, suyun sıcaklığını 14 derecede tutabilirler. Önerimiz 24 hatta 28 derece suyu içmek için bünyeyi alıştırmaktır. Sıcak bölge insanları bu ritme alışıktır ve hiçbir zaman soğuk su içmezler.

GÜNDE 20 BARDAK SU: Biz normalde herkese 2.5 litre su öneriyoruz yaklaşık 10 bardak ama sıcaklarda hele fiziksel aktivite yapılan işlerde bunun 4.5 litreye çıkması gerekir ki bu da ortalama 20 bardaktır. Bunu içmek için susamayı beklemeyin. Özellikle yaşlandığınızda çok daha az susarsınız bu nedenle elinizden su şişesini eksik etmeyin.

MİNERALLİ SU İÇİN. Mineralli su son derece faydalıdır. Sodadan bahsetmiyoruz ama maden sularının etkisinden özellikle sıcaklarda yararlanmak gerekir. Günde içilmesi gereken 4.5 litre suyun en azından bir litresi mutlaka mineralli su olsun ki sıcaklar nedeniyle vücuttan eksilen mineraller yerine konulabilsin. Maden sularını tek başına içmeyi sevmeyenler meyve suları ya da ayranla karıştırabilirler.

KAHVEYİ SU İLE İÇİN: Sıcaklarda içilmesi önerilmeyen içecekler arasında kahve ve alkol vardır. Çayı tavsiye ediyoruz ancak içinde kafein bulunduğu için kahve tüketiminin azalmasını öneriyoruz. Günde en fazla iki fincan kahve için onu da su ile içmenizi öneririm.

ÜÇ RENK MEYVE YİYİN: Yaz sıcaklarında artan su ihtiyacınızı meyve yiyerek de karşılayabilirsiniz. Ama meyvelerin içindeki şeker miktarını ayarlamak için dikkatli olunması gerekir. Günde üç değişik renk meyve yenilmesini tavsiye ediyorum. Karpuz, kavun özellikle önerdiğimiz meyvelerdir.

ILIK SU İLE DUŞ ALIN:. Gün içinde sıcaklardan çok bunaldıysanız ve acil serinlemek istiyorsanız ilk gördüğünüz soğuk suya sarılmak yerine vücudun uç bölgelerine su dökün. Burda da suyun ılık olmasına dikkat edin. Sıcaklarda soğuk su ile banyo yapmayı zaten tavsiye etmiyoruz.

20 Ağustos 2010 Cuma

Osmanlı sultanına kimin ne yemek pişirdiğini biliyor musunuz?

Osmanlı döneminde de Ramazan yılın en önemli ayıydı ve Ramazanın yaklaşmasıyla beraber sadece vatandaşlarda değil, saray halkında da bir heyecan başlardı. Osmanlı hanedanı, bir kısmı İslam dinine ait, bir kısmıysa tamamen saraya ait birçok geleneği uzun yıllar korumuştur. Bunlardan birinin de Ramazan arifesinde, saray aşçıları arasında düzenlenen yemek yarışması olduğunu biliyor muydunuz?

Ramazan’dan bir gün önce, yani arife günü, Osmanlı sultanının, Hırka-i Şerif Cami’nde bulunan Hz. Muhammed’e ait hırkayı ziyaret etmesi bir saray geleneğiydi. Bu ritüel hiçbir zaman atlanmazdı ve ziyaretin ardından saraya dönen sultan, aşçıların ustalıklarını değerlendirirdi.

Aşçılar sultan için her yıl soğanlı yumurta pişirir ve her birini tadan sultan, en lezzetlisini seçer ve yemeğin sahibi aşçı Ramazan boyunca sultanın yemeklerini pişirmeye hak kazanırdı
e-mail

19 Ağustos 2010 Perşembe

82 yasindaki Betul Mardin'den 40+ yas ogutleri


1. Her sabah spor yapacaksin. Gunasiri filan degil evladim. Her sabah.



2. Hep calisacaksin. Ureteceksin. Beynin mesgul olacak, hep kosturman gereken isler olacak.



3. Gunceli takip edeceksin. Haber izle, dergi, kitap, gazete oku. Gundemi yakala. Her konuda kendini “update” et. Yeni cikan kitapları da bil, yeni acilan lokantalari da, bu sene moda olan renkleri de.





4. Evlilik ise sart degil, kafani takma. Gerekli de degil. Hatta soyle soyleyeyim: One problem less! (Bir problem eksik!)



5. Cocuk meselesine gelince... Ha iste, burada akan sular duruyor. Yapabiliyorsan yap. Birini bu kadar cok sevmek, onun sorumlulugunu tasimak sadece onu degil, seni de mutlu eder. Dogurmayacaksan, evlat edin. O zaman da senin cocugun degisen bir sey yok. Evlat edinmeyeceksen de, manevi cocugun olsun, birini okut, gelecegini sekillendirmesine yardımcı ol.



6. Gunde bir kere et ye. Mutlaka her ogun sebze ve meyve ye. Kusura bakma, ben tatli severim. Tatlidan uzak dur diyemeyecegim!



7. Olumden sonra yasamak istiyorsan, gunluk tut. O kucuk notlar, hem kendi hayatinin tanikligi, hem de yarına kalan bir bilgi kaynagı. Mesele benim babam, hic usenmeden 60 sene boyunca her gun Ece Ajanda'sina o gun olanları yazmıs.. Hala acip okuyorum ve cok faydalaniyorum.

8. Olumlu olacaksin.

9. Bazı seyleri kabul edeceksin: Butun kadınlarin seni sevmesine imkan yok! Demek ki bazı kadinlara dikkat edeceksin.

10. Erkeklere gelince, aynı anda birkacını sevmeyeceksin. Ama onlarin boyle bir yetenegi oldugunu bileceksin!!!

ELİF OLMAK

Elif olmak zordur

Çünkü elif olmak

Yuvarlak bir dünyada dik durmanın

Dik ve önde

Belki acıyla

Ama vazgeçmeden durmanın

Dünya ne kadar dönerse dönsün

Olduğu yerde kalmanın adıdır elif olmak

Kaç silah varsa elife çevrilir

Elif hep olduğu yerdedir

Silahlar patladığında ilk vurulan eliftir

Zordur elif olmak

Elif olmak hep vurulmaktır

Elif olmak yalnızca elif olmaktır

Ne B, ne T, ne S

Elif

Yalnızca elif

Elif demeden hiçbir şey denilemez

Ben elif dedim

Artık her şeyi söyleyebilirim

Mevlana İDRİS

18 Ağustos 2010 Çarşamba

EN UZAK MESAFE


En uzak mesafe ne Afrika'dır

Ne Çin

Ne Hindistan

Ne teyyareler

Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan.

En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan.

Can Yücel

Ramazan’ın Ölen Sanatı

Mahyacılık ustadan çırağa geçen gerçek bir sanattı


Akşam saatlerinde etrafımıza bir baktığımızda, Ramazan ayında olduğumuzu hepimize en açık şekilde hissettiren şeyin mahya ışıkları olduğuna eminiz. Camilerin iki minaresi arasına gerilen ışıklı yazı şeritleri anlamına gelen mahyalar, geçmişte büyük ustaların ellerinden çıkan sanat eserleriydi.





Mahyacı adı verilen ustalar, şimdiki teknolojik imkanlar olmadığından, yağ kandilleri ve mumlarla hazırlardı mahya yazılarını. İki minare arasına gerilen iplerin üzerine dizilen kandillerle yazılar yazan ve hatta resimler yapan mahyacılar, artık ölmüş olan bir sanatın büyük ustalarıydılar.




Mahyalar elektrikli ampullerle yazılmaya başlayana kadar, mahyacılar kendi çıraklarını yetiştirmiş ve geleneğin yüzyıllar boyunca nesilden nesile aktarılmasını sağlamışlardır.





Alıntıdır.

RAMAZAN DAVULCUSU

Ramazanın simgelerinden Ramazan davulcusunun sadece Türklere özgü olduğunu biliyor muydunuz?


Ramazan ayı tüm coşkusuyla başladı. Bazı geleneklerin zamanla yok olduğuna tanık olup üzülüyoruz, bazı geleneklerse genç nesillerin de ilgisiyle yaşamaya devam ediyor.


Ramazan ayının, eski zamanlarda oldukça önemli bir yeri olan geleneklerinden biri de Ramazan davulcusu. Davulcular hala bu geleneği sürdürüyor olsa da, özellikle büyük şehirlerde eski keyfini yaşayabildiğimiz söylenemez. Çalar saatin az sayıda evde bulunduğu dönemlere ait olan bir gelenek, özellikle mahalle aralarında sahur saatlerinin de epey şenlikli geçmesini sağlarmış. Manile söyleyerek sokak sokak dolaşan davulcular hem sahur vaktini haber verir, hem de toplumsal bir paylaşımın habercisi olurlarmış.


Artık her evde çalar saat var ve davulcular eski önemini yitirdi. Özellikle büyük şehirlerde, Ramazan davulunun tamamen kaldırılması bile tartışılıyor. Peki bu geleneğin, İslam dünyasında sadece Türklere özgü olduğunu biliyor muydunuz?

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Hırka-i Şerif

Veysel Karani’ye hediye edilen kutsal emanetin hikayesini biliyor musunuz?


Fatih’teki Hırka-i Şerif Cami’ni ziyaret etmiş olanlar, her yıl Ramazan ayının 15’inden Kadir Gecesi’ne kadar öğle ve ikindi namazları arasında sergilenen Hırka-i Şerif’i görmüşlerdir. Peki 1500 yıllık bu kutsal emanetin hikayesini hepinizi biliyor musunuz?


Hırka-i Şerif, Hz. Muhammed’in miraca çıkarken üzerinde bulunan hırkadır. Kendisinin vasiyeti üzerine Hz. Ali ve Hz. Ömer tarafından Veysel Karani’ye verilir. Günümüze kadar Karani’nin ailesi tarafından korunan bu kutsal emanet, ailenin Ziver el-Üveysî zamanında Kuşadası’na göç etmesiyle ülkemiz topraklarına gelir.


1600’lü yılların başında Sultan I. Ahmed’in isteğiyle aile İstanbul’a gelir ve Hırka-i Şerif, aile reisi Şükrullah el-Üveysî tarafından Fatih’te kiralanan bir evde halka gösterilemeye başlanır. Bu mekanın yetersiz kalması sonucu I. Abdülhamid’in emriyle 1780 yılından itibaren Hırka-i Şerif Cami’nde sergilenmeye başlar. 1500 yıllık bu kutsal emanetin sorumluluğunu halihazırda, Veysel Karani’nin 57. Kuşaktan torunu olan Haşim Köprülü’nün kızı Gülay Köprülü üstlenmektedir. Koruma çalışmalarından ötürü ne yazık ki 2009 yılı Ramazan ayında Hırka-i Şerif halka sergilenmeyecektir

MAHYA GELENEĞİMİZ

İlk mahyaların ne zaman cami minarelerini süslemeye başladığını biliyor musunuz?



Şimdilerle ölmekte olan bir sanat olsa da Mahyacılık, Osmanlı döneminde çok önemli bir meslekti ve halkın neredeyse tamamı, sadece belli camilerin mahya yazılarını görebilmek için yollara düşerdi.



İlk mahya yazısının 1. Ahmed zamanında Sultanahmet Cami’nin minarelerine asıldığını biliyor muydunuz? Peki ya, Fatih döneminden kalma minareleri kısa olduğu ve mahya yazısı asılamadığı için Eyüp Sultan Cami’nin minarelerinin yıkılıp yeniden yapıldığını?



Mahya ve mahyacılık, modern teknolojiyle elektrikli ampuller her yana yayılana kadar o kadar popülerdi ki, halkın isteği üzerine mimari yapılarda bile değişikliğe gidiliyordu. Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Cami bunun en güzel örneklerinden biridir. Orijinalinde tek minareli olan camiye, halktan gelen talep üzerine, mahya asılabilmesi için ikinci bir minare eklenmiştir.

15 Ağustos 2010 Pazar

Kadın Hafızlar

Eski Ramazanların önemli bir geleneği de Kadın Hafızlardı, biliyor musunuz?


Eski Ramazanların çok daha hareketli ve şenlikli geçtiğini artık hepimiz biliyoruz. Eski geleneklerin büyük kısmı, özellikle büyük şehirlerde hızla yok oldu ve yok olmaya devam ediyor. Geçmişte kalan o güzel geleneklerden birinin de Kadın Hafızlar olduğunu biliyor musunuz?


Eskiden Ramazan ayı boyunca camilerde mukabeleler okunurdu. Genellikle öğle ile ikindi yahut ikindi ile akşam arasında okunan mukabelelerde her gün Kur’an-ı Kerim’den bir cüz okunur ve bayrama kadar Kur’an bitirilerek hatim indirilirdi.


Varlıklı aileler bu etkinliği kendi evlerinde gerçekleştirirlerdi. Genelde kadınlar arasında düzenlenen bu organizasyonda, aile Ramazan için bir kadın hafız tutar ve tüm komşular davet edilerek Kur’an evde okunurdu. Ramazan boyunca her gün okunmaya devam edilen Kur’an’ın bitmesi Kadir Gecesi yahut Arife’ye denk getirilir, böylelikle hatim duaları da bu kutsal gecelerde yapılmış olurdu.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Ramazan’a Özel Matine

Eskiden tiyatrolarda matine saatlerinin Ramazan’a uyarlandığını biliyor muydunuz?


Ramazan ayı herkes için senenin en özel zamanıdır. Oruç ibadetini yerine getiren ya da getiremeyen herkes, bu ay boyunca tüm işlerini iftar saatlerine göre ayarlar, misafirler ağırlanır, misafir olunur ve tabi ki bayram telaşı günlerce sürer gider. Eski Ramazanların da bu tempoda ama çok daha renkli geçtiğini sık sık dinleriz büyüklerimizden.



Geleneklerimiz yavaş yavaş kaybolurken, yitirdiğimiz değerlerden birinin de Ramazan tiyatroları olduğunu biliyor musunuz?


Rahmetli Gazanfer Özcan, kendi çocukluğu ve gençliğiyle ilgili anılarını anlatırken, yok olan bu değeri de anımsatmıştı bize. Ünlü sanatçı, eskiden Ramazanlarda tiyatronun çok önemli bir eğlence olduğunu söylemiş. Hatta öyle ki, tiyatrolar matine saatlerini Ramazan’a göre, daha doğrusu iftar saatlerine göre düzenler, iftar ile yatsı arasında tiyatro salonları dolup taşarmış. O günleri, sadece bu anıları bile dinlerken özlememek mümkün mü?

ESKİ RAMAZANLAR

Benim çocukluğumun ramazanları karakışa rastlamıştı.



Onun içindir ki, kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten porsumuş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi.


Fakat annemin kış ramazanını yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarmızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş, güç sahibi olanların yardımcısı olsun!



Yaz ramazanını sevenler de şöyle derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!



Kısmetimde iki mevsim ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum. Lakin ikimiz de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanılmaz halde!


Berat kandili geçince evde ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan başa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları. İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.


Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi. "On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan ramazan, her şeyden evvel, boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin her "merhaba" diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.


Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında...

Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse farkında olmaz, onlar dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!

Şurasını da unutmamalı:Bugün, şayet iyi bir lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse -hususiyle o yemeklerin bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on lira arasında bir masraf ihtiyar etmeniz lazım gelir!


Bizim iftarımız da herkese açıktı.


Ramazandan bir, iki hafta evvel, babam, bir sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, "Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!" diye duasını da tamamladıkta sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük- köşesine hususî bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan maksat, ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asma altı tüccarlarından Yağcı İbrahim Beye göndermek... Sorardı:


- Rugan-i sade, kaç teneke?


Bu, malum olduğu üzere, sadeyağ, yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:


-Un ne kadar olmalı?


Ölçü ve miktar taayyün edince kamış kalem yeniden cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi; "dakîk" demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan, kuvvetli yemeklik yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası!


Ben de söze karışırdım:Mutfak erzakı arasında, "elmasiye" yapılmasına yarayan elvan "jelatin" yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı; sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi ve kaşık sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes "Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?" derdi; evet amma, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin ve Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir şövalye kıyafetinde, belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife elbisemle burç ve barularında dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan yapılmış şatonun sarışın sahibesiyle muaşakalar tasavvur ederdim!


İyi evler mahalle bakkallarından alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte bakkaliye mağazaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu, bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep birinden, üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır, öyle saklanırdı.


Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok hoşlanırdım.










Kahveyi tane halinde selamlığa verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış döner tavada kavururlar ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende okkalarcasını çekerlerdi.


Mahlut olmasından korkulduğu cihetle toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafından dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde... Tuz da evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu tuz değirmenlerine de rast gelmek mümkündü.


İşte, büyük konaklarda şaban ayının son haftaları, bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alış verişle geçerdi.


Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı:Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi asmak için... Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla kullandığımız madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi. Haklı idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip, çeşnisini, kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra sürtüştürdükleri zaman duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir derece hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı...


Ramazandan evvel listesi yapılan bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılamadığından, yine en meşhur dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu.


Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa'dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet... salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hala var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor... Hoş, pek özge bir şey değildi.


Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış meyva suyuna ve şekerine nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızı biberdi; amma içi rendelenmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı... Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır duran nefîs bir salata hazinesiydi!


Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe yemeğe dökülüyor. Şayet ramazan yemeklerini saymaya, hatırlatmaya ve bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma, yalnız pastırmalı yumurtanın nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin mükellef tasvirine koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek kitapları! Her muharririn, roman gibi, içtimaî tetkik veya felsefi etüt gibi bir gayesi vardır; can atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi... Benimki de -söylemesi belki ayıp- bir yemek kitabıdır.





Bir yemek kitabı ki, asırlarca sofralarımızda saltanat sürmüş ve izi hayatın dört tadından en mühimine kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil etsin! "



Refik Halid Karay,(Üç Nesil Üç Hayat, İnkılâp Kitapevi)

SEMİZOTU YEMEĞİ



Malzemeler

1 bağ semizotu(500gr yaklaşık)
2 adet soğan
2-3 adet domates
Yarım çay bar.pirinç
zeytinyağı
2-3 diş sarımsak
tuz

Hazırlanışı

Semizotu ayıklanıp ,sirkeli suda bekletildikten sonra ufak ufak doğranır.Tencereye doğranmış soğanlar konup az yağda sotelenirken, kabukları soyulup ufak ufak doğranmış domatesler ve sarımsaklar eklenir.Semizotları az su ,tuz ve yıkanmış pirinçler eklenip karıştırılıp tencere pişmeğe bırakılır.Pirinçler pişince yemek olmuştur.Afiyet olsun.

13 Ağustos 2010 Cuma

Oruç Ne Zaman Tutulmaz?

Oruç Ne Zaman Tutulmaz?


Oruç tutmanızın yasak olduğu günler olduğunu biliyor muydunuz?


Oruç dediğimizde aklımıza ilk olarak Ramazan ayı ve farz olan oruç ibadeti gelir. Ancak farz orucun dışında da oruçlar olduğunu ve kesinlikle oruç tutmamanız gereken günler olduğunu biliyor muydunuz?


Oruç tutmanın yasak olduğu günlerin başında bayram günlerin başında tabi ki bayram günleri geliyor. Ramazan Bayramı’nın birinci günü ve Kurban Bayramı’nın dört günü boyunca oruç tutmanız haram kabul edilir. Çünkü bayramlar yeme-içme ve sevinç günleridir.


Bayramların dışında; Şek günü de oruç tutmak yasaktır. Yani Şaban ayından Ramazan ayına geçişin yapıldığı gün. Çünkü havanın bulutlu olması gibi sebeplerden ötürü, Şaban ayının 29’undan sonraki günün hangi aya ait olduğu tam olarak tespit edilemeyebilir. Dolayısıyla, eğer bütün Şaban ayını oruçlu olarak geçirmediyseniz, Ramazan ayına yanlışlıkla erken girebileceğiniz ve fazladan Ramazan orucu tutacağınız için Şek günü oruç tutmak haram kabul edilir.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Mısır’da Ramazan

Mısırlılar eski geleneklerini koruyor ve hala çıplak gözle hilali görmeyi bekliyor


İslam dünyasının önde gelen ülkelerinden biri olan Mısır’da Ramazan ayı, diğer Müslüman ülkelerde olduğu gibi oldukça hareketli ve coşku içinde geçiyor. Bizdekinin aksine, özellikle Ramazanla ilgili geleneklerine çok daha fazla bağlı olan Mısır halkı, bu kutsal ayın başlangıcı tam olarak saptayabilmek için çıplak gözle hilali görmeyi bekliyor. Mısır Baş Müftülüğünün özel olarak görevlendirdiği ekipler hilali görebilmek için gece boyunca nöbet tutar ve eğer Şaban ayının 30. gecesi hilal görünürse Ramazan resmi olarak ilan edilir, eğer görülmez ise Şaban ayı uzatılır.


Ramazan Fanusu ise tamamen Mısır’a özel olduğunu düşündüğümüz bir gelenek. İslam’ın ilk dönemlerinde gece sokağa çıkarken kullanılan bu lambalar artık modern Mısır’da Ramazanı karşılamak için kullanılıyor ve evlerin balkonlarından rengarenk fanuslar sarkıyor.


Mısırlılar için Ramazanın ilk günü ve özellikle ilk iftar büyük önem taşır. Aileyle beraber, aile evinde yenilmesi bir gelenek olan ilk iftar yemeği için insanlar memleketlerine doğru yola çıkar. Teravih namazlarına büyük ilgi gösterilen Mısır’da, özellikle içinde Kadir Gecesi’ni barındıran son 10 gün boyunca camiler dolup taşıyor. Ülkemizde de olduğu gibi kadınlar ve çocuklar da teravih namazlarına büyük ilgi gösteriyor ve normal günlerde başını kapatmayan kadınların Ramazan ayında başına kapatmasına oldukça sık rastlanıyor.


Oruç açma gelenekleri bizimkinden biraz daha farklı olan Mısırlılar, oruçlarını sütte bekletilmiş hurma ile açarlar ve ardından tüm hanelerde akşam namazı kılınır. Esas iftar sofrası ise bu namazdan sonra kurulandır ve iftar yemeklerinin en popülerlerinden biri, ülkemizde de çok sevilen yaprak sarmadır. Mercimek çorbası, lahana sarma, baklava, künefe ve kadayıf da Ramazanın sevilen yiyecekleri içinde yer alır.


Ülkemizdeki gibi İftar Topu, Ramazan Davulcusu geleneklerinin var olduğu Mısır’da, Ramazan ayı boyunca yapılan gezmeler de çok popüler. Özellikle Nil Nehri’nde yapılan tekne gezileri, büyük camilere toplu halde yapılan ziyaretler, akrabalar ve dostlara verilen iftar yemekleri… Kısacası Mısır halkı bizim Ramazanımıza oldukça benzeyen bir Ramazan ayı geçiriyor. Sokaklarda göze çarpan en bariz farklılıklardan biri ise, iftar saatinde evlerine yetişemeyenlerin oruçlarını açması için ellerinde hurmalar ve çeşitli içeceklerle bekleyen, yol boyunca dizilmiş gençler.

Diş Kirası

Diş Kirası


Ramazan’ın artık varolmayan geleneklerinden biri; hediyeler!



Eski Ramazanlarda misafir ağırlamak, özellikle iftar misafiri ağırlamak bir onurdu. Zengin konaklarda bir şölen havasında geçen Ramazan ayı boyunca yüzlerce misafir ağırlanır, çat kapı gelen Tanrı misafirleri sofraya buyur edilirdi. Konak sahipleri sadece misafirlerini ağırlamakla yetinmez, semtin fakir fukarası için de sofralar kurdurulurdu.


Günümüzde varlığını devam ettirmeyen Ramazan geleneklerinden birinin de Diş Kirası olduğunu biliyor muydunuz? Diş Kirası, iftar misafirleri teravih namazına gitmek üzere hazırlanırken, kendilerine sunulan hediyelere denirdi. Misafirlere kadife keseler içinde sunulan hediyeler arasında neler yoktu ki! Gümüş yüzükler, tabaklar, değerli taşlardan tesbihler… Ramazan’ın ruhuna uygun olarak, bu gelenek içinde fakir fukara yine unutulmamıştı. Misafirlerine Diş Kirası sunan ev sahibi, cömertliği ölçüsünde fakirlere de, yine kadife keseler içerisinde, gümüş akçe ve altın paralar verirdi
Unutulan Geleneklerden Biri


Meyan Şerbetinin faydaları saymakla bitmiyor, biliyor muydunuz?


Ramazan ayının yavaş yavaş unutulmaya başlanmış değerlerinden biri de Meyan Şerbeti. Türkiye’de dere ve nehir kenarlarında bolca bulunan Meyan Şerbeti’nin kıymetini bir tek Urfalılar biliyor. Urfa’da yaz aylarında ve özellikle Ramazan’da bu şerbeti tüketme alışkanlığı hala devam ediyor. Sokaklarda, sırtlarında taşıdıkları güğümlere şerbet satan satıcılara sık sık rastlanıyor.


Meyan kökünün insan sağlığı açısından faydalarının başında; mide, akciğer ve prostat kanserlerinden koruması geliyor. Saponin, glisirizin, flamorait, kumarin ev izoflavan gibi günümüz tıbbında ilaç amaçlı bir çok maddeyi içinde doğal olarak barındıran meyan kökünün özellikle ülser tedavisinde en az ilaçlar kadar faydalı olduğu söyleniyor.


İçinde yer alan maddelerin bakteri öldürücü özelliği olduğu bilinen meyan kökünün; bronşit, soğuk algınlığı, öksürük, hepatit, artirit benzeri iltihabi hastalıklar ve egzamaya karşı da iyileştirici etkileri olduğu biliniyor. Bu akşam iftardan sonra bir bardak Meyan Kökü Şerbeti içmeye ne dersiniz?

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Hurma

Ramazanın Gözdesi


İftar sofralarının vazgeçilmezi hurmayı ne kadar tanıyorsunuz?



Geleneksel iftar sofralarının vazgeçilmezi hurma hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Hurmanın, protein, yağ ve karbonhidrat üçlüsünü bir arada içeren tek meyve olduğunu biliyor muydunuz?



İçerdiği şeker sayesinde, orucunu hurma ile açanların oruçtan kaynaklanan halsizliğe hızlıca yok olur. Bunun yanı sıra içerdiği demir sayesinde kansızlığa iyi gelir, cildi besler, yaşlanma belirtilerini azaltır, kalp ve damar hastalıklarına, kansere karşı koruyucudur, bol fosfor içerir ve kemikleri güçlendirir, hamilelik ve güneş lekelerini yok eder. Bin derde deva diyebileceğimiz bu meyveyi sadece Ramazan ayında değil, yılın her döneminde tüketmenizi tavsiye ediyoruz.

NE KADAR GÜZEL


NE KADAR GÜZEL

Çayın rengi ne kadar güzel,

Sabah sabah,

Açık havada!

Hava ne kadar güzel!

Oğlan çocuk ne kadar güzel!

Çay ne kadar güzel!




Orhan VELİ

10 Ağustos 2010 Salı

RAMAZAN GÜZELDİR




Dindar olmasan da güzeldir Ramazan.



Iskalanmaması, tadına varılması gereken


çok özel bir dönemdir.













Ramazan;

sıcak pide kuyruğundaki sabırsız bekleyiştir.







Posta kutunda davulcuların fotoğraflı ilan savaşları;

elinde tokmak, kapına dayanmış bıyıklıdır.



Eski günlerdir;

anneannendir, dedendir, oradan oraya koşturan aç annendir.







Gün doğumuna yakın; uykulu gözlerle içtiğin çay,

televizyondaki Türk filmi, radyodaki türküler ve oyun havalarıdır.

















Gün batımına yakın; mutfaktan gelen mis gibi kokular,

tertemiz masanın üzerindeki zeytin tabağı, beklediğin ezandır.



Alış veriş sonrası verilmiş imsakiye, abur cubura uzun aradır.



Minarelerdeki renkli floresanlar, akşam sokakta atılan volta,

ciğerin en derinine çekilmiş dumandır.










Yetişilememiş bir iftar, uyanılamamış bir sahur,

erken kopartılmış bir lokma ekmektir kimi zaman.



Bir ortaklık duygusudur Ramazan.



Yalnız, yapayalnız olmadığının duygusudur.

Hep birlikteliktir.



Acıya, sıkıntıya beraber katlanma,

ödülünü de beraber paylaşmadır.



Çevrende onca gönülle aç kalmış insan varken,

“sizinleyim – ben de yemiyorum!” dur.



Arkasından gelen bayram, öpülen eller, açılmış kollar,

belki bir daha asla olamayacak sımsıkı kucaklaşmalardır.





“İyi dilekler”dir Ramazan.



Yüzyıllardır süregelen bir paylaşma dönemini ıskalamayın.



Dindar olmasan da, tek dua bilmesen de,


çok güzeldir Ramazan.


Tadına varın

HAYIRLI RAMAZANLAR...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

ESKİDENDİ,ÇOK ESKİDEN





Hani erken inerdi karanlık ,

Hani yağmur yağardı inceden,

Hani okuldan, işten dönerken,

Işıklar yanardı evlerde,

Eskidendi,çok eskiden.

***





 Hani ay herkese gülümserken,

Mevsimler kimseyi dinlemezken,

Hani çocuklar gibi , zaman nedir bilmezken,

Eskidendi,çok eskiden.

***


Hani hepimiz arkadaşken,

Hani oyunlar tükenmemişken,

Henüz kimse bize ihanet etmemiş,

Biz kimseyi aldatmamışken,

Eskidendi,çok eskiden.


***






Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken,

 Hani körkütük sarhoşken  gençliğimizden

Daha biz kimseye küsmemiş,

Daha kimse ölmemişken,

 Eskidendi, çok eskiden

***


Şimdi ay usul, yıldızlar eski

Hatıralar gökyüzü gibi

Gitmiyor üzerimizden,

Geçen geçti,

Geçen geçti,

Geceyi söndür kalbim,



Geceler de gençlik gibi eskidendi,

Şimdi uykusuzluk vakti.



Murathan Mungan

Söyleyen:Sezen Aksu

7 Ağustos 2010 Cumartesi

ACELE KARAR VERMEYİN

Lao Tzu`dan Bir Hikaye


Bir köyde ihtiyar bir adam varmış.. Çok fakirmiş ama dillere destan bir beyaz atı yüzünden kral bile onu kıskanırmış..



Kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

-"Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep..



Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarın başına toplanmış

-"Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi... Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.... Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler..



İhtiyar:



-"Karar vermek için acele etmeyin. Sadece "At kayboldu" deyin... Çünkü gerçek bu..Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar... Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz...Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl getireceğini kimse bilemez.." demiş...



Köylüler ihtiyar adama kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş..

Dağlara gitmiş kendi kendine... Ve dönmüş gelmiş yine sahibinin evine...Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş...



Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler....



-"Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.." demişler...



İhtiyar sakin bir ses tonuyla ;



-"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin... Bilinen gerçek sadece bu... Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.." demiş etrafındakilere...



Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden ;



-"Bu herif sahiden bunamış.." diye geçirmişler..



Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.



Köylüler gene gelmişler ihtiyara.....

-"Bir kez daha haklı çıktın. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok..



Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler..



İhtiyar ;



-"Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz... O kadar acele etmeyin.



Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu... Ötesi sizin verdiğiniz karar...

Ama acaba ne kadar doğru..? Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.." diye cevaplamış eleştirileri...



Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış...



Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar...



Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş...



Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.....



-"Gene haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler...

Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.."



İhtiyar etrafındakilere ;



-"Siz erken karar vermeye devam edin. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." demiş.



Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış:



"Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz..........."

3 Ağustos 2010 Salı

SUSADIM

Susadım


Üç tane elma soydular, üç tane portakal

Nafile

Bir bardak suyun yerini tutmadı

Acıktım

Kuş sütü, kuru üzüm getirdiler

Nafile

Bir çimdik somunun yerini tutmadı

Seni düşündüm sevgilim şükrederek

Su gibi aziz olasın her daim

Ekmek gibi mübarek.



Bedri Rahmi Eyüboğlu

2 Ağustos 2010 Pazartesi

BİBER KURUTUYORUM

Köy biberlerini yıkayıp ortadan bölüp gölgede kurutuyorum.Kışın pişirmesi hakkında çok fikrim yok.Okuduğum kadarıyla ya haşlanıp üzerine sarımsaklı yoğurt dökülüyor,ya da az yağda çevrilip üzeri yoğurtlanıyor.Bu konuda deneyimi olan arkadaşlar ,siz nasıl pişiriyorsunuz?

1 Ağustos 2010 Pazar

ZEYTİNYAĞLI BAMYA




Malzemeler:

1 kg bamya

2 adet orta boy soğan

3 adet büyük boy domates

 zeytinyağı

yarım limon suyu

3 diş sarımsak

Su

Tuz

Hazırlanışı

1. Bamyaların sap kısımlarını huni şeklinde temizleyin.İyice yıkayıp limonlu-sirkeli suda bekletin.

2. Soğanları ve sarımsakları soyup yemeklik doğrayın. Domatesleri kuşbaşı doğrayın.
3. Bamyalar ve limon suyu haricindeki tüm malzemeyi tencereye alın ve orta ateşte 2-3 dakika kavurun.

4. Bamyayı ve limon suyunu ekleyerek hafifçe karıştırın ve kapağı kapalı olarak pişmeye bırakın.bamyanın hizasında su ekleyin pişmeye bırakın.

5. Servis tabağına alın limon dilimleri ile süsleyerek sıcak ya da soğuk olarak servis yapın.