29 Kasım 2010 Pazartesi

KIRLANGIÇIN HİKAYESİ

Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra, küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş. Tık..... Tık......Tık..



Adam cama bakmış.Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş.. Meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç!



Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin bir nefes almış şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış. Hey adam!Ben seni seviyorum. Nedenini niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum.Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen

pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım.



Adam birden parlamış: Yok daha neler? Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam, demiş. Gerekçesi de pek sersemceymiş:



Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu! ?



Kırlangıç mahçup olmuş. Başını önüne eğmiş. Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş: Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam!



Adam kararlı, adam ısrarlı: Yok ,yok ben seni içeri alamam demiş. Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş. İşim gücüm var, git başımdan.



Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş: Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri. Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım.Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendirirm..



Birlikte yemek yeriz, bak hem de sen de yalnızsın, yanlızlığını paylaşırım, demiş.

Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmiş: Ben yalnızlığımdan memnunum, demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş..Düpedüz kovmuş.



Kırlangıç , son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca, başını önüne eğmiş, çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş. Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş: Hay benim akılsız başım; demiş.Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma , keyifli vakit geçirirdik birlikte.



Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim.



Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş. Ama...... Onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:



'KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ 6 AYDIR....'



HAYATTA BAZI FIRSATLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ ELİNİZE GEÇER VE DEĞERLENDİRMEZSENİZ UÇUP GİDER!



HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ KARŞINIZA ÇIKAR; DEĞERİNİ BİLMEZSENİZ KAÇIP GİDERLER! VE ASLA GERİ DÖNMEZLER!



Dikkatli olun....!!!! Farkında olun.....!!!!!!!!!! Ve bir düşünün bakalım; Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?.....

28 Kasım 2010 Pazar

DAMARLARIMIZ NEDEN TIKANIYOR !

Bugün gelen bir maili sizlerle paylaşmak istedim.Lütfen okumadan geçmeyin!






DAMARLARIMIZ NEDEN TIKANIYOR!!!

Gazetelerden kesip buzdolabına astığınız bütün "kibrit kutusu kadar" reçetelerini çöpe atın! Prof.Dr. Kenan Demirkol, A'dan Z'ye akıllı beslenmenin matematiğini anlatıyor... Şeker, vücudumuzu, demir paslanır gibi paslandırıyor, eskitiyor; çocuklarımızın hücrelerini 12 yaşında yaşlandırıyor. Şekeri, gıda sanayiinden söküp atmak zor ama, işe evlerimizin kapısından başlayabiliriz!



Prof. Dr. Kenan Demirkol genel cerrah. Muayenehanesinin kapısında "prof." yazmıyor. "Ben üniversitede hocayım, burada hekim" diyor. Söz bir ara "kronometreli doktorlara" geldiğinde, yani 15 dakika muayene süresini aşınca ikinci vizite ücretini alanlara çok şaşırdı.



Çünkü kendisi saat takmıyor, "dalgınlıkla saatime bakar da hastayı tedirgin ederim" diye. Uzmanlık alanı, beslenmeyle yakından ilgili olan sindirim sistemi organları. Ancak Demirkol bir "akıllı beslenme" uzmanı. Bunu bir insanın tüm bedenine ilişkin olduğu kadar, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla da ele alıyor.



Peki beslenme nedir?



İlk aklımıza gelen, şişmanlık-zayıflık. Özellikle kadınlarda modasına göre sıfır bedenle, 90-60-90 arasında değişen ölçülerde olmak ya da olmamak. Doğru mudur? "Kibrit kutusu kadar" reçetelerini bir yana bırakıp, Demirkol'a: "Neden düşmandır şu ünlü üç beyaz?" diye sorduk. O, şekerle başladı.



"ŞEKER TÜKETİMİYLE HASTALIK ARTIŞ EĞRİSİ PARALEL"



DEMİRKOL- Kısmen ya da tümüyle beslenme alışkanlıkları sonucu oluşan kronik, aslında önlenebilir hastalıklar, çok büyük bir toplum sağlığı sorunu haline gelmiştir. ABD'de 20 yaş üstü erişkinlerin yüzde 65'i ya şişman ya daha da ileri aşamada. 64 milyon insanın koroner kalp hastalığı, 11 milyon insanın şeker hastalığı, 37 milyonun kolesterol yüksekliği vardır. Ülkemizde kalp hastalığı sıklığı bu boyuta henüz gelmemiş gözükse bile, şeker hastası sayısının dört milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, yakın zamanda vahim bir tablo ile karşı karşıya kalacağımız açıktır.



Ne zaman ki şeker pancarından şeker üretilmesi Avrupa'da ortaya çıktı, soğuk iklimlerde de şekere dönüşebilecek bir besin maddesi keşfedildi, toplumların şeker tüketimi arttı. Toplumların şeker tüketiminin artış eğrisiyle, hastalıkların artış eğrisi bire bir örtüşüyor. Çünkü; şeker sadece kalorisiyle, şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da çok tehlikeli. "Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım" demek çok yanlış. İnsan vücudunun şeker almasına gereksinim yoktur.


"12 YAŞINDA YAŞLANDIRIYOR"

- Çocukların enerjiye ihtiyacı var diye belli miktarlarda yemeleri doğru değil mi?

- Asla doğru değil.

- Peki enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız?

- Taş devri döneminde insanlar hayvan avlar ve bitki toplar.

Şeker sadece meyvede var. Meyve esas olarak bir kültür bitkisi. Doğal ortam sebze ağırlıklıdır. İnsan eli ne kadar fazla değmişse bir gıda maddesine, o oranda olumsuzlaşıyor. O dönemde, insanların kan şekeri 60 dolayındaymış. Bu devirlere geldikçe şekerle tanışıyor ve alışkanlıkları değişiyor. Dolayısıyla ortalama kan şekeri de değişiyor. Şimdi 100'lerdeyiz, 120'de şeker hastalığı. Biliyorsunuz şimdi şeker hastalığı iki türlü. Bir doğumsal genetik özelliklerle alakalı tip 1 diabet. Bir de edimsel tip 2 diabet. Pankreas organının artık yeterince insülin üretememesiyle ortaya çıkar. Yaşlanma süreci olarak kabul edilir. 60'lı yaşlarda görülmesi beklenir.. Ama şu anda 12 yaşındaki çocuklarda tip 2 diabet var. Sağlıklı beslenmede şekerin hiç yeri yok. Tamamen bir damak alışkanlığıdır.





"KANSER HÜCRESİ DE ŞEKERLE BESLENİYOR"




- Ama, beyin sadece glikozla beslenmiyor mu?

- Doğru. Ancak, bu glikozu her türlü karbonhidrat içeren bitkiden vücut elde ediyor. Kanser hücresi de şekerle besleniyor. Özellikle kemoterapi gören asla şeker yememeli.



Şeker pancarından veya şeker kamışından elde ettiğimiz şeker 'sakaroz', iki ayrı molekülden oluşan bir birleşik moleküldür. Sakarozu biz yer yemez vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz kan şekerimizin de adıdır. Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin zararlı olduğunu bildiği için korkudan hemen insülin salgılar. Çok fazla miktarda şeker yemişsek, gereğinden fazla insülin salgılanır.



İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı varsa kısmen enerjiye dönüştürür. Ama insan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünye.. Çok az enerjiyle çok işler yapabilir. Mutlaka yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır. Bu fazla şeker, insülin aracılığı ile ya kas ve karaciğerdeki şeker depolarına götürülecek ki, vücudumuzun şeker deposu 120 gram kadardır. Orası da sürekli doludur, hiç boş kalmıyoruz çünkü. İnsülin bu şekeri alacak ve yağa dönüştürecek.



Dolayısıyla sizin yediğiniz şeker vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara sebep olacak. İnsülin salgılandığı için bir de tokluk hormonu salgılanır. Hiç olmazsa şekerin glikoz bölümü bir derecede tokluk yarattığı için daha fazla şeker yemenizin de önüne geçmiş olur.



Şekerin ikinci bölümü olan fruktoz; çok az oranda insülin salgılatır. Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz. Fruktoz günde 15 gram kadar vücudumuzda metabolize edilebiliyor. Değişik kimyasal süreçlerin içine katılabiliyor. Bu da 30 gram şekerdir. Günde bundan fazla yenirse karaciğerde trigliserite dönüşür. Trigliserit kan yağıdır. Bu hem karaciğer yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de vücudumuzun yağlanmasına yol açar. Bugün Amerika'da alkole bağlı sirozdan daha çok, karaciğer yağlanmasına dayalı sirozdan karaciğer nakli gereksinimi duyuluyor.



"MEYVE YİYORSAN, ŞEKER YEME"



- Yiyeceklere ve içeceklere bunu tercüme edersek.

- Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gram meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz bir takım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz.




- Meyvelerin şeker oranları farklı değil mi?

- İncir ve muz en çok şeker içerenler. Ama onun dışındaki meyveler aşağı yukarı aynı.

- Okuyucularımız söyleşimizden sonra bir reçete çıkartabilirler mi? Bunu yemeyeceğim, şunu yemeliyim diyebilir mi? Bu sistemin içindeyken, nasıl başaracaklar bunu?

"HAYVANLARA YAPTIĞIMIZ..."

- Ben kendim yapmadığım şeyleri topluma anlatamam. Ben böyle ve de çok keyifli yaşıyorum. Sunulanlar içinde sağlıklı beslenmeyi bir şekilde yapmak mümkün.

- Aslında hayvanlar yapabildiklerine göre.

- Hayvanlar yapamıyor bu işi, Çünkü; hayvanları biz besliyoruz. Tıkıyoruz ahırlara "şunu yiyeceksin" diye hayvanlara hayvanlık yapıyoruz.

- Oysa tavuklar bütün gün eşelenir durur, ihtiyacı olanı seçer yerdi. Filler örneğin hastalandığı zaman belli ağacın yapraklarını gider yermiş ilaç niyetine.

- Evet bu tüm hayvan aleminde var. Kaliforniya Valisi bütün o rambo görüntüsüyle Amerika'da en aklı başında valilerden biri oldu. İki büyük atılımı oldu. Bir tanesi; okullarda meşrubat satışını yasakladı. İki; patates cipsinin üzerinde, "öldürücüdür" yazısı konuyor.



AMERİKA'NIN MISIRINI TÜKETECEĞİZ DİYE...



- Cips deyince öteki düşmana mı geçiyoruz?

- Yok, bir konu daha var. Son yıllarda yeni akım mısırdan şeker elde etmek. 1920'li yıllarda Amerikan başkanı "benim köylüm mısırdan kalkınacak" fetvasında bulundu. Gerçekten de çok büyük teşvikler verildi. Göz alabildiğince mısır ekildi. Dünya mısır ekiminin yüzde 40'ı Amerika'dadır. Bunu sadece hayvan yemi yaparak ya da başka yollarda tüketemeyince değerlendirme yolları arandı. Japonlar mısırdan şeker elde etmeyi keşfetti. Amerika hemen balıklama atladı bu yöntemin üzerine. Artık şeker endüstriyel. Sıvı olduğu için paketlenip satılamaz. Ama her türlü dondurma, meşrubat, şerbette kullanılıyor. Bakıyorsunuz şimdi baklavacı artık şerbetini kendisi yapıp dökmüyor. Kartal'dan fabrikadan hazır fruktoz şerbeti geliyor.

KOLESTEROL DÜŞMANLIĞI


- Ama bunun daha sağlıklı olduğu yazılıp çiziliyor.

- Maalesef. Şimdi bilgi çağındayız ya! Bence bilgiye ulaşmanın en zor olduğu çağdayız. Çünkü, ekonomik kazanç kaygısı her türlü bilginin üzerine binmiş durumda. O kadar büyük bir rant var ki, gerçeğe ulaşmanın en zor olduğu dönemi yaşıyoruz.



Biraz önce dediğimiz gibi 15 gramdan fazla fruktoz yağa dönüşüyor ve bizi hasta ediyor. Nasıl demir paslanınca eskir, bu paslanmanın bilimsel adı oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksitlenir ve yaşlanır. Birtakım gıdalarla oksitleyici, bir de bunu engelleyici maddeler alırız. Örneğin, üzüm çekirdeği. Gerçekten bu sistem bizim organizmamızın yaşlanmasını belirleyen, hastalanmasını, kanser gelişimini belirleyen ana faktör. Bakın bir kolesterol furyası aldı gidiyor. Kolesterol anne sütünde, yeni bir hayatın doğması için ana nesne olan yumurtada bolca var. Demek ki insan hayatının gelişme döneminde inanılmaz gereksinim var. Bakıyorsunuz kolesterol düşmanlığı sarmış ortalığı.



"KOLESTEROL MASUM, BİZ SUÇLUYUZ"



- Kolesterolün ölçüsü de zaman zaman değişiyor. Bunun modası olur mu?

Bakıyorsunuz LDL 130'a kadar normalde. Üç sene sonra 100, şimdi de 60 olsun diyorlar. Yakında sıfıra indirecekler.. Aslında, kolesterol masum. Bizler suçluyuz. Fruktozu yani tatlı şekeri yiyerek oluşturduğumuz trigliseritler, kolesterolün oksitlenmesine sebep oluyor . Yağsız kuzu şiş yediğinizi varsayalım, yanında da meyve suyu içiyorsunuz. Sadece kuzu şişi yeseniz bir zararı yok, ama kırmızı etten aldığınız kolesterolü, meşrubattan aldığınız şeker trigliserite dönerek oksitlediğiniz için damar sertliği oluşuyor. Biz insanlara "kardeşim kolesterol zararlı değil. Ama oksitlenmesine izin verme" diyeceğimize, ilaç firmaları kolesterolü düşürecek ilaç keşfediyor. Biz masum olanı indiriyoruz. Eğer oksitleyici maddeleri düşüremiyorsak, oksitlenen maddeleri azaltalım. Ama esas insan mantığı ne diyor? Oksitleyen maddeleri azalt.



Yine oksitleyici bir madde, damar sertliği yapan doymuş yağ asidi. Bu madde yapay beslenen hayvanların sütünde var, depo yağlarında var. Ama bizim ineğimiz merada otlasa, doğru beslense doymuş yağ asidi sütte ve hayvansal yağda sıfır olacak. Dolayısıyla kolesterol oksitlenmemiş olacak.

ANTEP YUVALAMASININ FAYDALARI



- Peki bu mümkün mü? Merada otlayan inek, otlayacak da, süt yapacak da kaç kişiyi besleyecek? Fiyatı yükseltmez mi tüm bunlar?

- Çok güzel bir noktaya değindiniz. Yıllardır hep böyle aldatılıyoruz. "Dünya nüfusu aç. Dünyayı besleyebilmemiz için yapay gübreye, yapay yeme ihtiyacımız var." Hayvansal proteini, tek kaynak olarak görürseniz haklısınız. Ama insan ekmek yerken bile protein almış oluyor. Hububat, baklagillerde bile protein var. Şimdi doktorlar bunu okur okumaz itiraz ederler. Derler ki "Esansiyel amino asitler vardır".



Yani hayvansal gıdada var olan, vücudun üretemediği mutlaka dışardan alınması gereken bazı protein yapı taşları, amino asitler vardır. Örneğin; mercimekli bulgur pilavı yaptığınızda bulgurda eksik olanı mercimekten, mercimekte eksik olanı bulgurdan alıyorsunuz. Anakız diye bir yemek varmış, ben de yeni gördüm, bulgurdan yapılan küçük köftecikler nohutla birlikte pişiriliyor.


- Antep yöresinin yuvalaması gibi..

- Bir baklagil ve bir hububat. Birbirinin eksiklerini tamamlıyorlar.. Tam ete eşdeğer protein almış oluyorsunuz. Makro nutrientler yağ, protein ve karbonhidrattır. Mikro nutrientler ise vitaminler, mineraller, enzimlerdir. Bizim süte kalsiyum açısından ihtiyacımız var.



Eğer merada otlayan bir hayvanın sütüyse içinde bulunan omega-3'e ihtiyacımız var. Türkiye'de biliyorsunuz gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten. Ama yapay yem üreticileri "biz dünyayı nasıl doyuracağız" yalanıyla kandırarak hayvancılığı katlettiler. Hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü neyle besleniyor, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor. Hızla kan şekerini yükselten, hayvanın yağlanmasına yol açan ve hayvanın şeker hastası olmasına yol açan bir beslenme şekli.



İNEK NE YEMELİ

Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur . Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı doymuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün oksitlenmesine yol açar. Doğal beslenen ineğin sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur.



Yine merada beslenen ineğin sütünde insüline benzer büyüme hormonu vardır. Bu gençlik aşısıdır, bütün hücrelerin kendisini yenilemesini sağlayan maddedir. Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama batıda ekolojik hayvancılığın sonucu elde edilen süt ile konvansiyonel üretilen sütün maliyeti arasındaki fark yüzde 10-15'i geçmiyor.




Ne Türkiye yasalarında ekolojik hayvancılıkla barışığım, ne de AB'dekiyle. Ekolojik hayvancılık denince akla "ekolojik tarım sonucu elde edilmiş ürünlerle hayvanın beslenmesi" geliyor. Affedersiniz ama 2000 yıl önce hayvan nerden patatesi buldu da yedi, ya da pancarı. İneğin normal beslenmesinde pancarın, mısırın ve patatesin yeri var mı? Yok.



- Demek Amerika'dakilerin varmış.



Orada da yok. İster ekolojik tarımla, ister normal tarımla elde edilmiş olsun hayvana pancar verilmesi yanlış. Zaten hayvanın sütünün kötü olmasının sebebi hayvanın, karbonhidratı zengin, onu yağlandıran tarzda, mısırla beslenmiş olması.



O yüzden ekolojik hayvancılık dediğimizde yasalarımızın buna göre organize olması gerekiyor. Tanımlamamız gereken, türe özgü beslenme. Bir inek nasıl beslenir doğada? Öyle beslersek ineğin sağlıklı olmasını sağlarız. Dolayısıyla verdiği ürünün de insanlara sağlıklı olmasını sağlarız. Bütün doğada kendiliğinden yetişen yeşillikler omega-3 ağırlıklı yağ içerir. İnsanların eliyle ekilenler omega-6 içerir.



HAMSİYİ HANGİ YAĞDA KIZARTACAĞIZ



- Ne fark var arasında?

-. İnsan vücudunun her hücresinde hücre zarı vardır. Bu hücre zarı lipo protein katmanla sarılı. Yani bir yağ bir de protein. Bu hücre zarındaki yağ ana madde olarak omega-3'tür. Tek tük omega-6 da içerir. Biz yeşillikten uzaklaştıkça ve hayvanımızı da yeşillikten uzaklaştırdıkça elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki insanın her gün 1 gram omega-3 alması gerekiyor. Omega-6 yağ asitleri ile omega-3 yağ asitleri vücudumuzda aynı enzimlerle metabolize edilir. Biz ayçiçeği yağı, soya yağı gibi yağlarla beslenip çok omega-6 aldığımız için artık omega-3'e enzim kalmıyor. Diyelim ki hamsiyi ayçiçeği yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda gelmiyor.




Bütün yağlar, yağ asitlerinin karışımıdır. Onlar da 3'e ayrılır. Doymuş yağ asitleri, tekli doymamış yağ asitleri, çoklu doymamış yağ asitleri. Çoklu doymamış yağ asitleri ikiye bölünür, onlar da omega-3 ve omega-6'dır. Bundan 40-45 yıl öncesi omega-6 kolesterolü düşürüyor diye tüm topluma söyledik. Ayçiçeği ve mısırözü yağlarını tükettirdik. Fakat sonra anladık ki bu yağlar iyi kolesterolü de, kötü kolesterolü düşürdüğü oranda düşürüyor. Bizim kolesterol açısından sağlıklı olmamızdaki unsur iyi ve kötü arasındaki dengedir. İkisini birden düşürürse denge bozulmamış olduğundan herhangi bir iyilik elde etmiş olmuyoruz.



DEPRESYONUN ÇARESİ



- İkisi arasında denge mi, fark mı önemli?

- Oran önemli. Omega-6'yı o kadar fazla alıyoruz ki, almış olduğumuz azıcık omega-3'ü de değerlendirmeden vücuttan hemen atıyoruz. Omega-3 olmayınca hücre duvarına veremiyorsunuz. Hücre duvarı da omega-3'ten oluşuyor. Vücut da asıl malzemeyi bulamadığı zaman gecekondu yapar gibi ne bulursa onla hücreyi onarıyor. Omega-3 yerine, omega-6 yağ asidi olan araşidonik asidi kullanıyor. Ama bu asit bütün stres komalarının hammaddesi. Gecekondunuzu el bombasıyla örmüş oldunuz. Dışardan biri taş atsa havaya uçacak.

- Ama o zaman da ben size stres ilaçları satacağım.

- Tabii. Omega-3'ten zengin beslenen toplumlarda depresyon çok az oranda görülüyor. Zihinsel performans artıyor. Beynimizdeki toplam yağ asidinin yarısı omega-3 olmak zorunda. Ama biz vücudumuza bunu sunamıyoruz.

ÇAY VE ZEKA


- Beslenmeyle doğrudan ilişkili öyle mi?

- Aynı şey mesela demir için de geçerli. Zamanında Türkiye'nin yarısı aptaldır lafı çok tepki yarattı. Bunu bu şekilde ifade etmek hoş olmadı, ama Türkiye'nin yarısında demir eksikliği, kansızlığı var. Demir eksikliği zihinsel eksiklik yaratır. Sonuçta demir üstünden düşünürsek Aziz Nesin haklıydı.


Türkiye'de çay tüketiminin de buna katkısı var. Demirin emilimini olumsuz yönde etkiliyor. Ama diğer taraftan çay iyi bir anti oksidan.

- Yemekten hemen sonra çay içme adetimiz var. Doğru mu?

- Şekerle içmediğiniz takdirde hiçbir zararı yok. Yemekten hemen sonra çay içilebilir.

- Demirin emilimini engellediği için iki saat sonra içmek gerektiği söyleniyor.


"ÇAYI ŞEKERSİZ İÇİN!"


- Üç saat. Ben tekrar omega-3'e dönmek istiyorum. Çünkü hayati bir olay. Omega-3'ün eksikliği insanları şeker hastalığına itiyor. Damarların sertleşmesine yol açıyor. Pıhtılaşabilirlik oranın artmasına, dolayısıyla kalp damarının veya beyin damarının pıhtıyla tıkanıp "inme" veya "enfarktüs" olmasına yol açıyor.



Bir yandan omega-3 kaynaklarımız çok azaldı Toplum olarak zaten balığı çok az tüketiyoruz. Omega-6'yı çok tükettiğimiz için omega-3'ün yolunu kesiyoruz. Artık kesin olarak biliyoruz ki, ayçiçeği ve soya yağı kansere sebep olabiliyor. Akciğer kanseri, meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, şeker hastalığının oluşumunu kolaylaştırıyor.



- Ayçiçeği de bir bitki. Neden zararlı? Kimyasal yapısından dolayı mı, üretim hatasından mı?



- Kimyasal yapısından. Kültür bitkisidir. Omega-6 yağ asidi içerdiği için. Mesela zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor. Biz bunlara trans yağ asitleri diyoruz. Bu yağ asitleri de yine kolesterolu oksitleyerek damar sertliği yapıyor. Diğer taraftan trans yağ asidi beyindeki sinir kılıflarına girerek beyindeki iletiyi bozuyor ve parkinson, alzheimer gibi hastalıklara sebep oluyor.



"ANNEMİN YEMEKLERİ BAŞKAYDI"

- Acaba "tadı güzel" dediklerimiz bize dışardan dayatılan bir kavram mı? Güzel nedir?

- Eşinizle ilk evlendiğinizde yemek yaptığınız zaman size itiraz etmedi mi, "benim annem böyle yapıyor" diye?
- Ben güzel yemek yaparım..


- Ona rağmen itiraz etti. İnsan çocukluğundan alıştığı damak tadını arıyor. Belki dünyanın en kötü aşçısı annesi, ama insan neye alıştıysa onu arıyor.


- Eski çağlardan bu yana insana dair güzel-çirkin kavramı bile ne kadar çok değişmiş. Biz ona böyle bir değer yüklediğimiz için güzel oluyor. Toplumda da dayatılan değerler var . Kola ya da hamburger için "bak bu güzeldir" deniyor çocuklara.

- Ben o yüzden üniversitelerde konferans vermeyi tercih ediyorum. Çünkü; onlar yakın zamanda anne baba adaylarıdır.



SPOTLAR(ÖNEMLİ BİLGİLER)



"Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gram meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz birtakım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz."



"Türkiye'de gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten."



"Yapay yem üreticileri 'biz dünyayı nasıl doyuracağız' yalanıyla, hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor.

Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur. Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı donmuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün asitlenmesine yol açar.





Doğal beslenen ineğin sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur.



Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama aradaki fark yüzde 10-15'i geçmiyor.



Elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki insan her gün 1gram omega-3 alması gerekiyor. Diyelim ki hamsiyi ayçiçek yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda gelmiyor.



Zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor.

27 Kasım 2010 Cumartesi

25 Kasım 2010 Perşembe

Muere Lentemente


Muere lentamente Yavaş yavaş ölürler


Quien no viaja, Seyahat etmeyenler,

Quien no lee, Okumayanlar,

Quien no oye música, Müzik dinlemeyenler,

Quien no encuentra gracia en sí mismo. Vicdanlarında hoş görmeyi barındıramayanlar.


Muere lentamente Yavaş yavaş ölürler


Quien destruye su amor própio, Kendilerine olan sevgilerini yıkanlar,

Quien no se deja ayudar. Hiçbir zaman yardım istemeyenler.


Muere lentamente Yavaş yavaş ölürler

Quien se transforma en esclavo del hábito Alışkanlıklarına esir olanlar,

Repitiendo todos los días los mismos trayectos, Her gün aynı yolları yürüyenler,

Quien no cambia de marca, Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

No se atreve a cambiar el color de su vestimenta, Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,

O bien no conversa con quien no conoce. Veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Muere lentamente Yavaş yavaş ölürler


Quien evita una pasión y su remolino de emociones, İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçınanlar,

Justamente éstas que regresan el brillo a los ojos Tamir edilen kırık kalplerin...

Y restauran los corazones destrozados. Gözlerindeki pırıltıyı görmekten kaçınanlar.


Muere lentamente Yavaş yavaş ölürler


Quien no gira el volante cuando está infeliz con Aşkta veya işte bedbaht olup

Su trabajo, o su amor, İstikamet değiştirmeyenler,

Quien no arriesga lo cierto ni lo incierto para ir Rüyalarını gerçekleştirmek için

Atrás de un sueño Risk almayanlar,

Quien no se permite, ni siquiera una vez en su vida, Hayatlarında bir kez dahi...

Huir de los consejos sensatos. Mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.


Muere lentamente Yavaş yavaş ölürler













Vive hoy! Şimdi yaşa!

Arriesga hoy! Bugün riske gir!

Hazlo hoy! Hemen harekete geç!

No te dejes morir lentamente! Kendini yavaş ölüme teslim etme!

No te impidas ser feliz! Mutluluktan kaçınma!


PABLO NERUDA

TÜRK KAHVESİNİN FAYDALARI

* Kahvenin içerdiği kafein maddesi, sinir sistemini uyarıp zihinsel aktiviteyi güçlendirir.

* Uyuşukluğu giderip enerji verir ve uyanık kalmayı sağlar.

* Yapılan araştırmalar günde 6 fincan kahve içen 55 yaşındaki bir kişinin düşünme potansiyelinin içmeyenlere oranla 6 kat daha fazla olduğunu gösteriyor.

. Ayrıca kahve içenlerde içmeyenlere nazaran daha az diş çürüğünün olması, bir başka dikkat çekici araştırma sonucu.

* Kahve içtikten sonra organizmada ani değişiklikler oluyor. Tüm vücut ani bir enerji akımı ile doluyor. Bu enerji çocuklarda 3, yetişkinlerde ise 5-7 saat sonra azalmaya başlıyor.
Tüm bu olumlu yönlerine rağmen kahveyi çok fazla tüketmemekte fayda var.

* Araştırmalar günde iki fincan kahvenin kolon kanseri riskini yüzde 25, safra kesesinde taş riskini yüze 45 azalttığını gösteriyor. Ancak kahvenin çok fazla tüketilmesi yüksek.

* Kanser riskini azaltıyor: Norveç’te yapılan bir araştırma ,meyve ve sebzeden bile daha çok antioksidan içerdiğini ortaya koymuştur.

* Kanser riskini azaltıyor: Norveç’te yapılan bir araştırma ,meyve ve sebzeden bile daha çok antioksidan içerdiğini ortaya koymuştur.

* Alzheimer’i önlüyor Portekiz’de 2002 yılında yapılan araştırmaya göre kafein beyni zinde tutuyor.

24 Kasım 2010 Çarşamba

ÖĞRETMENLER GÜNÜ

TÜM ÖĞRETMENLERİN VE KENDİMİN ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN


 ÖĞRETMENİM CANIM BENİM

Teflon tavaya hiçbir şey yapışmadığına göre , teflon o tavaya nasıl yapışıyor?



Yüzme zayıflatıyorsa, balinanın stili mi yanlış? Fatih Sultan Mehmet bizim şerefli ecdadımız olduğuna göre, henüz beşikteyken boğdurduğu kardeşleri Bizanslıların haysiyetsiz ecdadı mıydı? Yumurta kolesterolü azdırıyorsa, kalpten gitmemek için niye tavuk eti yiyoruz?
*


Yaş otuz beş, yolun yarısı eder, Dante gibi ortasındayız ömrün’ü papağan gibi tekrar etmesi güzel de, 70 yaşında mı rahmetli oldu Dante?




Eğitim şart’sa, annesi öğretmen olduğu halde üniversite bile okumayan Bill Gates, malı nasıl götürdü?


*


Mustafa Kemal neden müselles’e üçgen demiştir, üçyan dememiştir? Futbol, korner, faul, penaltı, gol, ofsayt, forvet, frikik, maç, pas, skor İngilizceden... Hakem niye Arapçadan?


*


Düşünmeyiz çünkü...


Ezberleriz sadece.


*


Mercidabık mesela...


Nerdedir?


*


Büyükçekmece Gölü’nün yüzölçümü Küçükçekmece Gölü’nden küçük...


E niye büyük?
*


“Azı karar çoğu zarar” ise, “fazla mal göz çıkarmaz” neyin nesi? Atalarımız mı çok kararsızdı, yoksa bazı atalarımız yavşak mıydı?

*


Ölü poposuna pamuk tıkar gibi bilgi sokmaya çalışıyoruz genç zihinlere...




Netice?


Neden’ler yerine sonuç’larla ilgilenen sistemin kaçınılmaz hezimetidir bu.
*


Bakın, geçenlerde Başbakanımız aldı eline tebeşiri, milli eğitim vizyonumuzu kelime kelime yazdı karatahtaya:




Oku, Düşün, Uygula, Neticelendir...




Herkes pek beğendi, alkışladı.


*


Halbuki az düşününce...




Topluyorsun başharflerini:




ODUN çıkıyor!


*


O nedenle, sınıflar 60’ar, 70’er kişi... O nedenle, öğretmen maaşları yerlerde sürünüyor. O nedenle, geçinmek için pazarda limon satıyorlar. O nedenle, gelişmiş ülke insanından hiçbir zekâ eksiği olmayan bir millet, moron gibi dolaşıyor ortalıkta... O nedenle, işsizlerimiz diplomalı.


*


Çünkü, ne kalabalık nüfustur aslında sorun, ne de ülkenin gariban olması... İneklerin sindirim sistemini ezberletiyoruz, düşünmeyi öğretmiyoruz çocuklarımıza...


Temel sorun budur.


*


“Camdan dışarı bakın, ilk ne görüyorsunuz?” diye soran ve “cam” cevabını vermeyenlere sıfır veren bir öğretmenin... “Bakarkör” olmamızı engelleyen bir öğretmenin öğrencisidir bu satırların yazarı...


Dün aradı beni, “Öğretmenler Günü’nü yaz” dedi. Yazıyorum.


*


Değerli öğretmenler...




“Ne yapalım, müfredat böyle, araç gerecimiz eksik, kalorifer yok, hademe az, bilgisayar pahalı” filan, bırakın artık bunları... Düşünmeyi öğretmenin maliyeti, sıfır lira.


YILMAZ ÖZDİL






GÜZEL SÖZLER

Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve muhterem unsurlarıdır. (Atatürk)
***
Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır.

(Atatürk)

***

Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.

(Atatürk)

***

Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.

(Atatürk)

22 Kasım 2010 Pazartesi

MERHABA

















ÜÇ ŞEY


Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı.

İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı.

Bu inançtır.



Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere

düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır.

Bu güvendir.

Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair

teminatımız yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.

Bu ümittir.



Ve bu üçü varsa hayatınız güzeldir.


Bayram dönüşü tüm arkadaşlarıma MERHABA...

12 Kasım 2010 Cuma

İYİ BAYRAMLAR




Kurban Bayramınızı

En içten Dileklerimle Kutlar,



Sevdiklerinizle Geçireceğiniz


Mutlu Bir Bayram Dilerim ...








10 Kasım 2010 Çarşamba

ÖZLEMLE ANIYORUZ...

ULU ÖNDERİMİZ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ÖLÜMÜNÜN 72.YILDÖNÜMÜNDE SAYGI VE ÖZLEMLE ANIYORUZ...

Atam, bugün seni saygı ve rahmetle bir kez daha andık. Yaktığın meşale hiç sönmeyecek , ışığın bizi hep




aydınlatacak









Büyük ölümlere matem gerekmez , fikirlerine bağlılık gerekir..

TÜRK OLMAK

Sayın J. F. Gökçen'in "Türk olmak nasıl bir duygudur?" konulu yazısı…




Türk Olmak…



Aslında çok şeydir, Türk olmak.

Türk olmak, Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.

Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin

hesabını vermektir.


Türk olmak;

- Kıbrıs'ta,

- Hocali'de,

- Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp

- karşılığında yapmadığın soykırımla suclanmaktır.


Türk olmak;

- faşist olmaktır,

- vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında…

- demokrat ve cağdaş olmaktır,

- vatanına, milletine, tarihine sövüldüğünde…


Türk olmak lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.


Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır,

- ataların bir çok asır önce Viyana'yi kuşattığı için hoş görülmemektir

- Tabii ki - sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.


Türk olmak;

- Selanik'te Pontus Anıtı'nın,

- Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve

- Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir.

- Üç kıtadan dönüp,

- bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir.

- Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.


Türk olmak;

- Arabaya koşulan ilk atın vatanında,

- ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta,

- yazının bulunduğu,

- paranın icat edildiği

- her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta,

- kalkınmak icin yabancı sermaye beklemektir.


Türk olmak;


- Truva'dan bu yana,

- Sümer'den bu yana serpilerek gelse de,

- tarihten eski bu topraklarda,

- bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen,

- bir haftalık hafiza ile yaşamaktır.

- Doğu Roma'yı da

- Batı Roma'yı da yıkıp,

- yeni Roma olan AB'ye girmeye calışmaktır, Türk olmak.


Türk olmak;

- Mostar'da köprüdür,

- Kerkük'te kaledir,

- İstanbul'da Kızkulesi'dir,

- Anadolu'da buğdaydır,

- Çukurova'da pamuktur,

- Ege'de tütün,

- Karadeniz'de fındık,

- Trakya'da ayçiçeğidir.


Türk olmak;

- Çanakkale'de ölmektir.

- Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir,

- onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.

- Düşmanın ardından rahmet okumak,

- kanlısından helallik almaktır.

- Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir.

- Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır.

- Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.


Türk olmak;

- harap bir ülkede,

- zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip,

- tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile,

- paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen,

- yedi düvele meydan okumaktır.


Türk olmak;

- askere davul-zurna ile uğurlanmaktır,

- belki de dönmeyeceğini bilerek.

Türk olmak;

- annenin, şehit oğlunun ardından; 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan icin göndereceğim.' demesidir.

- Babanin gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sağolsun!' demesidir.


Türk olmak;

- 'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile,

- 'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.


Her hükümetin

- enkaz devraldığı, ama

- asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.


Türk olmak;

- ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir.

- Ayni nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır.

- Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.


Türk olmak;

- Evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir.

- Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak;

- milli maçta ağlamaktır.

- Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır.


Türk olmak;

- aşkını ölesiye sevmektir.

- Aşkı icin ölmektir,

- öldürmektir.

- Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.

En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.

Eşkiyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.


Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.


Türk olmak;

- Yunus'u bilmektir,

- Aşık Veysel'i sevmektir.

- Mevlana'yı, Haci Bektaş-i Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi

- tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.


Türk olmak;

- saz çaldığında,

- ney üflendiğinde,

- kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında,

- yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir,

- bir de Yemen Türküsü'nde...

- Hayatın sana verdiklerine 'Nasip',

- vermediklerine 'Kısmet'demektir.

- Her işin 'Hayırlısına'inanmaktır ve

- ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.


Türk olmak;

- Asya'da batılı,

- Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.

Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradan'dan ötürü sevmektir.

- Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da,

- silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.


Türk olmak;

- mahalle maçı için ayni saatte,

- on kişi buluşamazken,

- milyon kişinin bir araya gelmesidir.

- Tavla oynarken bile kavga ederken,

- milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.


Türk olmak;

- buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken,

- daha ağır buhranda sıraya girerek,

- sorumlusuna en ağır cezayi tek bir cam kırmadan  sandıkta kesmektir.


Türk olmak;

- en zayif gününde bile dünyaya meydan okumak,

- en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek

- tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak.


Türk olmak;

- Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek,

- her çıkan başak için şükretmektir.


Türk olmak,

medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir

6 Kasım 2010 Cumartesi

CEVİZLİ-TARÇINLI MİNİK RULOLAR

Sevgili Gülo Anne Mutfakta  beni milföyle yapılan lezzetler etkinliğine davet etmişti. Kabul ederse bu tarifimle katılacağım





Malzemeler:

1paket milföy hamuru

Toz şeker


İri dövülmüş ceviz

Tarçın
 
Üzüm

Yapılışı:


Milföy hamurları buzdolabından çıkatılıp yumuşaması beklenir. Yumuşayan milföylerin her bir yaprağına istenilen miktarda tarçın, toz şeker ,üzüm ve ceviz dökülerek rulo halinde sarılır. Rulolar sertleşmeleri için 5-10 dakika kadar buzdolabında bekletilir, çıkartılıp iki santim kalınlığında dilimlenip  yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisine dizilir .(Bir milföy yaprağı 4'e bölünmüş oluyor.) 180 derecede önceden ısıtılmış fırında  üstleri kızarana kadar pişirilir.(Üzerlerine sulandırılmış pekmez sürdüm.) Afiyet olsun.

5 Kasım 2010 Cuma

PATATESLİ EKMEK










Haftasonu kahvaltınıza bir katkı da benden arkadaşlar..Yapımı kolay sadece mayası için zaman gerekiyor.
Gerçekten çok lezzetliler.Deneyin derim.

Malzemeler

3,5sb. un
2 tane patates
2 tk toz maya
Yarım sb.ılık su
1 tk.tuz
1 yumurta
2 yk.sıvı yağ

Hazırlanışı
Patatesleri soyup haşlıyoruz.(Suyundan yarım bardak ayırıyoruz.)Püre halide eziyoruz.
Un,maya ,tuz karıştırılır.Ilık püreyi,yarım sb  suyunu,yumurtayı ve yağı ekleyip yoğuruyoruz.
2 saat üzeri örtülü olarak dinlendiriyoruz.
Tekrar yoğurup 10 pazıya ayırıyoruz.Bunları elimizde biraz yoğurup şekillendirip üzerlerine bıcakla çentik atıp kepekli un serpiyoruz.
Yağlı kağıt serilmiş tepside 1saat beklettikten sonra 2oo derecede  önceden ısıtılmış fırında 30-40 dk. üzerleri kızarıncaya kadar pişiriyoruz.Yumuşak olmaları için de fırının alt gözüne emaye kapta su koyuyoruz.Şimdiden kolay gelsin ve afiyet olsun.

4 Kasım 2010 Perşembe

Gerçekte,kaç yaşındasınız?

Bugün postama gelen Erdal Atabek'in bu yazısı, hemen herkesin oturup düşünmesi gereken  önemli bir temayı işliyor.Okuyup yaşantımızın önemli dönemeçlerini hepberaber gözden geçirelim..























Ergen yaşlarımızda kırk yaşını geçenleri ‘artık gereksiz’ sayardık.


“Kırkını geçenleri tamam, kenara ayıracaksın.”


Kenara ayırıp ne yapacaktık, bilmiyorum.


Kırkına geldiğimizde bunları unutmuştuk bile.

1970’lerdi, toplumsal mücadelelerin içindeydik.

Sonra, ellili yaşlar geldi, 1980 dönemiydi.

12 Eylülleri yaşıyorduk.


Dünya bilgi toplumuna geçiyordu.


Türkiye Evren-Özal dönemini yaşıyordu.


E tipi Türkiye yaratılmıştı.


E tipi hapishaneler.


E tipi gençlik.


E tipi aydınlar.


E tipi insanlar.


Suçlular, suçlananlar, suçlanacaklar...


60’lı yaşlar 1990 Türkiye’siydi.


Amerikan dünyası egemen oluyordu.


Küresel kapitalizm yeni bir döneme giriyordu.


Bütün dünya tek pazar oluyordu.


İnsan ise ya müşteri ya satıcı. Doğrusu, hem müşteri hem satıcı oluyordu.


İnsanın metalaşma süreci gerçekleşiyordu.


Marx bir kez daha haklı çıkmıştı.


2000 yılına gelirken “70 yaşımda olacağım” diye

yazmıştım.

Şimdi 2010.

80 yaşıma mı girdim?

Şaka olmalı...



***


Gerçekte kaç yaşındasınız?


Sokrates’i okudunuzsa yaşınız 2500 olmalıdır.


Galile’yi biliyorsanız 800 yaşındasınız.


Beethoven’i seviyorsanız 240 yaşındasınız.


Endüstri çağını anlıyorsanız 300 yıl ekleyin.


Tarım kültürünü biliyorsanız yaşınıza 10 bin yıl daha katın.


Gerçekte kaç yaşındasınız?


Nüfus kâğıdınıza bakarsanız yanılırsınız, gerçekle ilgisi yoktur.


Gerçek, aklınızın yaşıdır.


Gerçek, bilincinizin yaşıdır.


Gerçek, duygularınızın yaşıdır.


Gerçek, yaşadıklarınızın yaşıdır.


Gerçek, anladıklarınızın yaşıdır.


Gerçek, yaptıklarınızın yaşıdır.


***


Gerçek yaşınızı merak ediyor musunuz?


Yaşadıklarınızdan ne anladığınızı sorun.


Yaşamınızı sorgulayın.


Sokrates’i yaşam rehberiniz yapın.







Gerçek yaşınızı mı soruyorsunuz?


Umutlarınıza bakın.


Kararlarınıza bakın.


Yaşama sevincinize bakın.


Neden yaşamak istediğinize bakın.


Yapmak istediklerinize bakın.


İradenize bakın.


Dünyaya bakın.


Dünyanın geleceğine bakın.


O geleceğe ne katabileceğinize bakın.


Gerçek yaşınızı göreceksiniz...

ERDAL ATABEK

İRMİK HELVASI (5 Kişilik) Ayşe’nin


MALZEMELER


1,5sb.irmik
1/2paket margarin
fıstık
1 sb.toz şeker
1 sb süt
1 sb su





YAPILIŞI
Teflon tencerede önce fıstıkları sonra irmiği yağda pembeleşinceye kadar kavur.Ayrı kapta şeker, su ve sütü kaynat.İkisi sıcakken dök,dinlendir.Afiyet olsun.

3 Kasım 2010 Çarşamba

TAVA BÖREĞİ




Bu böreğin yapılışı oldukça kolay,misafirimiz geldiğinde  çayımız demlenene kadar yapıveririz.Sonra da çayımızla eşlik ederiz..
Malzemeler:

2 yufka
1 yumurta
2-3 kaşık yoğurt(veya1 ajda bardağı süt)
3-4 kaşık sıvıyağ
Beyaz peynir
maydanoz,

Hazırlanışı

Yumurta, yağ ve yoğurdu(sütü)  bir kasede çırpalım..Teflon tavanın içini yağlayıp,bir yufkayı ortadan bölüp yarısını altına yayıp,az yağlı,yoğurtlu,yumurtalı karışımdan serpiştirelim,sonra üstüne diğer yufkayı yırtıp koyalım,yine karışım sürelim,arasına çatalla ezdiğimiz beyaz peynirli,maydanozlu karışımı serpip,diğer yufkamızı parçalayıp,tavanın içine serelim ..En son parça yufkayı da yayıp kalan sosu üzerine dökelim. Kürdanla yufkanın üzerinde delikler açıp sosun aşağıya inmesini sağlıyalım.Tavanın kapağını kapatıp,kısık ateşte pişirelim.Böreğimizin alt kısmı pişince ,tavanın kapağını açıp, böreği ters düz edelim.
Sonra gene kapağını kapatıp aynı şekilde diğer tarafını da pişirelim.Kısa bir süre sonra böreğimiz yenmeye hazır,afiyet olsun...

2 Kasım 2010 Salı

Tavuk Haşlama

Bizim evde genellikle tavuk  çok tüketilir Tavuk haşlama yemeği ise hem çorba hem ana yemek niyetine yenir.
Yapımı kolay bir okadar da lezzetlidir.Pişirenlere şimdiden kolay gelsin.










Malzemeler

1 bütün tavuk

3adet patates

2adet havuç

2 kaşık un

Hazırlanışı;

Tavuk yıkanıp ufak parçalara ayrılır.Patatesler ve havuçlar soyulup iri parçalar halinde doğranır.
Bir tencerenin içine hepsi konup üzerine çıkacak kadar su  konulur. Ocakta kaynamaya başlayınca köpüğü alınır tuz karabiber eklenir, pişmesine yakın un su ile inceltilip kaynayan yemeğe katılır.Biraz daha pişirilip
ocaktan alınır, afiyet olsun