Translate
HAYATIN İÇİNDEN(e-mail) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAYATIN İÇİNDEN(e-mail) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Şubat 2014 Salı
KUŞ HATIRALARI
Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.
Kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.
Yerli malı kullanan
yurdun üç tarafı denizlerle çevrili
kuru üzüm incir fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuru üzüm ve inciri satan
karşılığında
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri...
Biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahcup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu...
Özlerdik.
Memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nureddin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini duvar sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okul önü koz helvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı...
Top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalarımızın elinden
yazlık sinemalara gider
Sadri Alışık Vahi Öz
Belgin Doruk Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozları içer
güler eğlenir bağırır çağırır
dönerken yıldızları sayardık.
Biz sıkı çocuklardık.
Hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin
geceleri gökırpan ve isimleri takılan yıldızları
vardı.
Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.
Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri
olmazdı
Bir değirmendeydik
öğütülen
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
Ben
çorbalardan tarhanayı
yemeklerden kurufasulyayı
sigaralardan Harmanı
belki bunun için çok sevdim.
Yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlam idi.
Bu şehrin yıldızları vardı.
Saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmaktan aşınmış beyaz çoraplarına
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önünde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.
Ben Fenerbahçeyi amcam Vefayı tutardı.
Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi.
Taksimden Fatihe troleybüs kalkar
Şişhanede mutlak raydan çıkardı.
Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.
Muammer Karacan’nın adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.
Başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
Çorbamızı umutlarımızı
memleket kadar kalbimiz paylaştığımız komşularımız
vardı.
Geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta ve makarnaya alışmış da olsa
Sarman adında bir kedimiz
ceplerimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
kimseye göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
biraraya gelerek çektirebileceğimiz
bir aile fotoğrafımız vardı.
Bir sabah bütün iyi şeylerin
Ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük
Sonra Ayvansaray’ın sularının çekildiğini yazdı
gazeteler.
Süheyla hanımın Raci beyin
Melahat mehveş ablanın
Niko’nun Ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense.
Ama yok ama yoklar.
Ne Harman sigarası kaldı geriye
ne Olimpus gazozu
ne Sadri Alışık.
Kalan bir tortuydu belki.
Belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımaydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının
hep arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişdi belki de .
belki de biz bir rüya mı görmüştük?
Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum.
Ama rüyalarımızın melekleri
ve soframızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?
İbrahim SADRİ
9 Kasım 2012 Cuma
İŞTE O MÜTHİŞ METİN
HANGİ ZEMİNİN ÜZERİNDE OTURDUĞUNU VE HANGİ MİRASI ALDIĞINI BİLMEYEN SADECE BAŞKALARININ KÖLESİ OLUR...
İşte o müthiş metin:
Atatürk'ten İsmet Paşa'ya...
"SEVGİLİ Paşam, Cumhuriyet'in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor.
Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Başdelegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın.
Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız.
Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet'le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60'ı geçiyor.
Nüfusun % 80'i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir'in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek.
İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet'in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz.
Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyet'e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız.
Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!"
Tarih 30 Ekim 1923... Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa'yı Köşk'e davet eder. Ülkenin genel durumu hakkında hazırlattığı raporları İsmet Paşa'ya böyle sunar. Atatürk ve arkadaşlarının devraldıkları ülke işte böyle perişan durumdaydı. 10 Kasım'da parlak nutuklar atarak, bağlılıklarımızı bildirerek andığımız Atatürk'ün nasıl bir mucize yarattığının bilincinde miyiz? Bugün ona sahip çıkabiliyor muyuz? Yoksa sadece nutuk mu atıyoruz?
(*) Cumhuriyet - Türk Mucizesi, ikinci kitap - TURGUT ÖZAKMAN
22 Temmuz 2012 Pazar
DERVİŞ VE KIZ
Hava sıcak...Ufuklar sarı...Ve zaman yuvarlanamayan koca bir kaya gibi!
İki ayak şu yöne ve iki ayaksa bu yöne doğru toprakta izler bırakırken
karşılaşırlar...
Tesbihi elinde, dudakları kıpırdayan derviş başını kaldırıp, güneş
tarafından gelen karaltıya bakar, kısılmış gözleriyle...
Yazması başında savrulan, alnında ter damlacıkları parlayan bir genç kızdır gelen..al al olmuş yanaklarıyla...Ucundan tuttuğu eteğinin içi doludur ve tepe bayır aşarak hızlı hızlı yol almaya çalışmaktadır...
Derviş, meraklanır O'nu görünce...
"Nereye gidiyorsun böyle ?” diye sorar kıza, “Ve ne taşıyorsun kucağında ?”
Durur kızcağız. Şöyle bir soluk alır...Taaa uzaklara bakar sonra. Bir
noktaya takılır gözü.
Elini uzatarak; “İşte orada” der...“Oradaki tarlada sevdiğim çalışıyor. O'na elma götürüyorum...”
Derviş bir uzağa bakar, bir iyice doldurulmuş eteğe...
“Kaç tane bu elmalar ?” diye sorar...
Bir yandan dudağını büküp omzunu kaldırır genç kız; “Nerden bileyim ?”
anlamında... Diğer yandan da heyecan kanatları tekrar açılır sırtında...
Yürümeye başlarken büyük büyük gülümser.
Fakat bu defa O merak etmiştir; hayret ve şaşkınlık arasında sorar dervişe:
“İnsan” der, "İnsan, hiç sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı?”
Derviş kalakalır orada..öylece...
Topuklarından kumlar savrularak ufka doğru gittikçe ufalan genç kızın
ardından bakakalır...
Yere çöker sonra...
Bir büyük taş alıp vurur üstüne...
Tesbihini kırar…
11 Mayıs 2012 Cuma
UZUN EVLİLİĞİN SIRRI
Bir gazeteci yaşlı çifte şöyle sordu.
65 yıl nasıl bir yastığa baş koydunuz?
Yaşlı kadın şöyle cevap verdi;
“Bizler yırtık elbiselerin yamandığı, söküklerin dikildiği, kırıkların tamir edildiği bir zamanda doğduk, kullanılıp
atıldığı ve yerine yenisinin alındığı bir zamanda değil..''
11 Nisan 2012 Çarşamba
ZEKA ÖMÜR BOYU GELiŞTiRiLEBiLiR
Araştırmalar, 70’li yaşlara kadar beynin yeni nöronlar üretebildiğini gösteriyor. Örgü örmek, klasik müzik dinlemek ve yürüyüş yapmak gibi uğraşlarla farkında olmadan zekamızı geliştiriyoruz
Yılbaşı civarında okuduğum bir yazının başlığı, ‘2012 yılında daha zeki olundu. Sharon Begley tarafından yazılmış bu makale, hakikaten çok ilginçti ve zekamızı nasıl geliştirebileceğimiz konusuna değiniyordu. Geçen hafta Londra’daki çalışmalarına birkaç gün ara verip, İstanbul’a gelme fırsatı bulan psikolog Özden Bayraktar’la konuşurken, ona Begley’in yazısından bahsettim; o da okumuştu. Bir psikolog gözüyle bizler için yorumlamasını rica ettim. İşte Psikolog Özden Bayraktar’ın zeka geliştirici önerilerle ilgili yorumları:
“Begley’in makalesi, zekamızı nasıl geliştirebileceğimizle ilgili harika bilgilerle dolu! Özellikle nörolojik alanda yapılan bilimsel araştırmaların sonuçlarıyla donanmış makale bizlere beynimizi nasıl daha iyi kullanacağımız konusunda fikirler veriyor.
Öncelikle araştırmalar bize, zekamızı tüm hayatımız boyunca geliştirebileceğimizi söylüyor, yani zeka katsayımızı yükseltebiliriz. Zekamızı dört sene gibi bir sürede 21 puan kadar yükseltebilir ya da 18 puan kadar düşürebiliriz. Son yıllarda yapılan araştırmalar, bize beynin değişme kapasitesinin çok açık bir şekilde var olduğunu gösteriyor. Beynin değişebilme kapasitesiyle ilgili yapılan araştırmalar, kişinin 70’li yaşlarına kadar beyninin yeni nöronlar üretebildiğini gösteriyor.
Bir diğer önemli bulguysa fiziksel aktivitelerle bilişsel aktivitelerin, beynin benzer bölgelerini çalıştırdığı yönünde. Bir başka değişle, örgü örmek klasik müzik dinlemek ve yürüyüş yapmak gibi uğraşlarla farkında olmadan zekamızı da artırıyoruz.
‘Şekerleme’ zekaya iyi geliyor
llinois Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, yürüyüş kişinin zeka katsayısının artmasına sebep olabiliyor. Bir başka araştırmaysa, 2010 yılında Kaliforniya, Berkeley Üniversitesi’nden geliyor: Gün içinde ‘şekerleme’ yapmak dediğimiz yani kısa süreli şekilde uyuklamak da zeka sayımızın artmasını sağlıyor. Ve son olarak 2011 yılında ‘Nature Neuroscience’ tarafından yapılan bir diğer araştırmaysa, kahve sevenlere iyi haber getiriyor; kafeinin beyindeki nöronların iletişimini güçlendirdiğini kanıtlıyor. Bitter çikolatanın da hafızaya iyi geldiği tespit edildi.”
Peki bu bilgilerin ışığı altında Begley bize başka neler öneriyor?
* Alzheimer’ı önlemek için bolca bulmaca çözün.
* Fiziksel aktivitelere katılın. Dans edin, tenis oynayın. Kalp ritmini yükseltecek ve koordinasyon gerektirecek bir aktiviteler uygun olur.
* Kendinizi yeni fikirlere ve yeniliklere açın, bunu sağlayacak konuşmaları dinleyin.
* Yeni bir lisan öğrenmeye çalışın.
* Yeterince uyuyun. Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, uyku esnasında beyin, hatıraları işleme koymaya devam ediyor ve uyandığınızda daha iyi hatırlayabiliyorsunuz.
* Örgü örün veya nakış işleyin.
* Gülümseyin! Çeşitli çalışmalara göre, yüz ifademize çatık kaşlı bir ifade koyarak düşüncemizi negatif etkiliyoruz.
* Yeterince su için. Susuz kaldığımızda beyin planlama konusunda çok zorlanıyor ve daha çok enerji harcıyor.
* Sanat, resim sergileri ve müzeleri gezin.
* Müzik aleti çalmayı öğrenin.
* Şehir merkezinin dışına çıkın, doğayla iç içe olun. Dış uyaranların az olduğu bir ortam beyninizi dinlendirir.
* Elle yazı yazın. Araştırmalar, el yazısı kullanmanın, beynin daha çok kullanılmasını sağladığını ve el yazısıyla yazılan şeylerin daha kolay hatırlandığını ortaya koyuyor.
* Yaptığınız işle ilgili olarak her 25 dakikada bir kısa ara verin.
Psikolog Özden Bayraktar, bu önerileri uygulayarak daha etkin bir şekilde zekamızdan yararlanacağımızı belirtiyor. Denemesi bizden...
17 Mart 2012 Cumartesi
BİZİM ÇOCUKLUĞUMUZ
NE GÜZEL CAHİLDİK
Dışarıda kar... Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa...
Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu...
Sucuk lükstü. Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman ekmek gibi...
Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat
alışveriş merkezlerinin restoran katlarında, boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş
çocuklar için ben ne kadar yaşlıyım...
Dışarıda kar... İçeride kanaat ve huzur...
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç !
Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna râm olurduk.
Kestane közlemek bütün bir gecenin mutluluğuydu.
Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar...
Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve
besleyici bir masal dünyası...
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı.
Çay da kokardı... Domates de...
Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.
Dışarıda kar...
İçeride huzur...
Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu,
yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi...
Kimin umurunda...
Ne güzel cahildik.
Mutluluğun resmini çiziyorduk...
15 Mart 2012 Perşembe
ÇATLAK TESTİ
ÇATLAK TESTİ
Çin'de bir adam , her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı
testilerle dereden su taşırmış evine...
Bu testilerden birinin yan kısmınnda çatlak varmış...Diğeri ise
hiç kusursuz
çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun
tümünü taşır , ulaştırırmış eve... Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden
çatlak olanı eve yarı dolu olarak varırmış .
İki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldurmuş
ama evine vardığında sadece1,5 testi su kalırmış...
Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı
için çok gururlanıyormuş...
Fakat zavallı çatlığı olan kusurlu testi, çok utanıyormuş . Doldurulan suyun
sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş...
İki yılın sonunda bir gün , görevini yapamadığını düşünen çatlak testi,
ırmak kenarında adama şöyle demiş:
"Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle , sular eve gidene
kadar akıp gidiyor.."
Adam gülümseyerek dönmüş testiye; "Göremedin mi ?
Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin
tarafında hiç çiçek yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını
biliyorumdum...Senin tarafına çiçek tohumları ektim. Ve her gün o yoldaben
su taşırken , senonları suladın. iki senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı
süslüyorum . Sen kusursuz olsaydın , o çatlağın olmasaydı, evime böyle
güzellik ve zarafet veremeyecektim" diye cevap vermiş..
Her birimizin kendine has kusurları vardır . Hepimiz birer
çatlak testiyiz.
Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı ilginç yapan,
mükafatlandıran , renklendiren .. etrafınızdaki her kişiyi, oldukları gibi
kabullenin.. Veeeee..
Dışlarındaki kusurları değil ,
içlerindeki güzellikleri görün...
Alıntıdır.
Çin'de bir adam , her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı
testilerle dereden su taşırmış evine...
Bu testilerden birinin yan kısmınnda çatlak varmış...Diğeri ise
hiç kusursuz
çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun
tümünü taşır , ulaştırırmış eve... Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden
çatlak olanı eve yarı dolu olarak varırmış .
İki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldurmuş
ama evine vardığında sadece1,5 testi su kalırmış...
Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı
için çok gururlanıyormuş...
Fakat zavallı çatlığı olan kusurlu testi, çok utanıyormuş . Doldurulan suyun
sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş...
İki yılın sonunda bir gün , görevini yapamadığını düşünen çatlak testi,
ırmak kenarında adama şöyle demiş:
"Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle , sular eve gidene
kadar akıp gidiyor.."
Adam gülümseyerek dönmüş testiye; "Göremedin mi ?
Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin
tarafında hiç çiçek yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını
biliyorumdum...Senin tarafına çiçek tohumları ektim. Ve her gün o yoldaben
su taşırken , senonları suladın. iki senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı
süslüyorum . Sen kusursuz olsaydın , o çatlağın olmasaydı, evime böyle
güzellik ve zarafet veremeyecektim" diye cevap vermiş..
Her birimizin kendine has kusurları vardır . Hepimiz birer
çatlak testiyiz.
Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı ilginç yapan,
mükafatlandıran , renklendiren .. etrafınızdaki her kişiyi, oldukları gibi
kabullenin.. Veeeee..
Dışlarındaki kusurları değil ,
içlerindeki güzellikleri görün...
Alıntıdır.
8 Mart 2012 Perşembe
KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN
Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı. "Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" kutlanmaya başlandı.
KADIN
Kimi der ki kadın
uzun kış gecelerinde
yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir
Harman yerinde dokuz zilli
Köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir.
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım.
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim hayat arkadaşımdır.
Nazım HİKMET
30 Ocak 2012 Pazartesi
AKLIMIZDA BULUNSUN
Bana gelen bir mailde verilen aşağıdaki bilgi faydalı olabilir:
Uludağ'da genç bir kayakçının ölümüyle sonuçlanan olayda Cep telefonu Şirketi, Telekomünikasyon Kurumu kurallarından olan; "konum bilgileri sadece savcılık talebi halinde verilebilir, şahıslara veya başka kurumlara verilemez" kuralı gereğince bilgi veremediği ve bürokratik işlemlerin uzaması nedeniyle genç kayakçının ölümü sonrasında suçlanmıştı.
Durumu değerlendiren Cep telefonu şirketleri, mevcut kuralı çiğnemeden duruma çözüm aramış ve aşağıdaki düzenlemeyi hayata geçirmiş bulunmaktadır..
Bütün Cep telefonu abonelerinin bilmesi gerektiğini düşünerek paylaşıyorum...
Cep telefonu abonelerine bir servis yapıldı.
Şu an aktif.
Herhangi bir şekilde kaybolan kişi; ACIL ya da NEREDEYIM yazıp 7777 veya
2222 numarasına mesaj gönderirse, kendisine BULUNDUGU YER GAYET
AYDINLATICI BIR SEKILDE mesaj olarak gönderiliyor.
Normalde 2sms/4 kontör. Fakat kontörünüz olmasa da mesaj gönderiliyor.
Tüm Cep telefonu abonelerinin bilmesinde fayda var.
Lütfen mümkün olduğunca dağıtalım.
.
KAYBOLMAK veya en yakın polise, jandarmaya veya sağlık kuruluşuna acil
ihtiyaç olabilir.
Hepimizin başına gelebilecek bir olaydır...
Cep Telefonuna Gelen Cevap Mesaj Örneği;
BULUNDUGUNUZ BOLGE:
Istanbul,Kadikoy,Icerenkoy, Karaman Ciftlik Yolu caddesi
COGRAFI KONUMUNUZ:
(40 derece 58 dk 44 sn Kuzey, 29 derece 06 dk 22 sn Dogu)
SIZE EN YAKIN NOKTALAR:
Tem Polis Buro Amirligi 103 m (+902164104113 begin_of_the_skype_highlighting +902164104113 end_of_the_skype_highlighting <%28%2b902164104113>), Ozel Avicenna Hastanesi 225 m (+902165741000 begin_of_the_skype_highlighting +902165741000 end_of_the_skype_highlighting <%28%2b902165741000>), Infotech Bilisim ve Iletisim Teknolojileri .S. 32 m(+902165740505 begin_of_the_skype_highlighting +902165740505 end_of_the_skype_highlighting <%28%2b902165740505>) %28%2b902165740505>%28%2b902165741000>%28%2b902164104113>
Polis Imdat 155, Alo Jandarma 156, Hizir Acil ! 112, Itfaiye 110
Hiçbir zaman ihtiyacınız olmaması dileğiyle…
Av. R. Sönmez
Arkadaşlar lütfen paylaşın...
19 Ocak 2012 Perşembe
HAYAT BU

Kızıyorsun, değmez diyorlar,
Boş veriyorsun gamsız diyorlar.
Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar,
Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar,
Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar.
Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar,
Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar..
Ölünce ne diyecekler?
Muhtemelen ...ölüm sana yakışmadı.
Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler !
Neyzen Tevfik demiş ki:
Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer,
İçsen de tükenir içmesen de;
Bu yüzden hayattan tat almaya bak,
Çünkü yaşasan da bitecek yaşamasan da...
MERHABA YENİ YAŞIM....
24 Kasım 2011 Perşembe
HAYAT
Bir grup eski öğrenci, emekli hocalarını ziyarete gitmiş. İşlerinden ve sorunlarından söz etmişler. Hoca, iş yaşamında her biri önemli yerlere gelmiş eski öğrencilerine, kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş. Biraz sonra değişik boy, renk ve kalitede birçok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş.
Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup, kahvelerini oradan almalarını söylemiş.
Tüm eski öğrenciler, kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde, hocaları onlara şunu söylemiş:
- Farkına vardınız mı bilmem. Zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istediği fincan değil, kahve iken, bilinçli olarak her biriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek, daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız. Yaşam kahveyse; iş, para ve mevki fincandır. Bunlar yalnızca yaşamı tutmaya yarayan araçlardır ama yaşamın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen yalnızca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz.
Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup, kahvelerini oradan almalarını söylemiş.
Tüm eski öğrenciler, kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde, hocaları onlara şunu söylemiş:
- Farkına vardınız mı bilmem. Zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istediği fincan değil, kahve iken, bilinçli olarak her biriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek, daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız. Yaşam kahveyse; iş, para ve mevki fincandır. Bunlar yalnızca yaşamı tutmaya yarayan araçlardır ama yaşamın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen yalnızca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz.
7 Eylül 2011 Çarşamba
Affetmemenin dayanılmaz ağırlığı
Bir lise öğretmeni günün birinde derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"
Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul
ederler. "O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz
verin." Öğrenciler bunu da yaparlar. "Şimdi yarınki ödevinize hazır olun.
Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!"
Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama, ertesi sabah hepsinin
sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı
gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:
"Şimdi, bugüne dek affetmeyi istemediğiniz her kişi için bir patates alın,
o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun."
Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının
torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine "Peki şimdi
ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:
"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda
taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken
sıranızın üstünde.. hep yanınızda olacaklar."
Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış
olan öğrenciler şikayete başlarlar:
- "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."
- "Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf gözlerle
bakıyorlar bana artık."
- "Hem sıkıldık, hem yorulduk..."
Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:
"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz.
kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkûm ediyoruz.
Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz,
halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.
15 Mayıs 2011 Pazar
Her derde deva arkadaşlarım!
Neden hepsi birbirinden bu kadar farklı benim arkadaşlarımın?
neden bazıları hatta marjinal?
Biri arkadaşımsa diğeriyle nasıl anlaşabiliyorum? Neden kimse anlayamıyor?
Galiba onların hepsi içimdeki çok farklı “ben”leri gün ışığına çıkarıyor da ondan.
Biriyle uslu, kibar oluyorum.
Diğeriyle şakalar yapıyorum.
Biriyle oturup ciddi ciddi konuşuyorum.
Diğeriyle saçma sapan şeylere kıkırdıyorum
Biriyle oturup çay içiyorum.
Diğeriyle dans ediyorum.
Birinin derdini dinleyip öğüt veriyorum.
Diğerinin bana verdiği öğütleri dinliyorum.
Hepsi bir bulmacanın parçaları sanki, tamamlayınca ortaya bir hazine çıkıyor. Arkadaş hazinesi!
Beni bazen benden daha iyi anlayan, iyi günümde, kötü gönümde beni yalnız bırakmayan arkadaşlarım...
Hepsi farklı günlerde aldığım rengarenk anti-depresanlarım sanki.
Mehmet Öz’den yeni bir şey daha öğrendim. Arkadaşlar sağlık için de faydalıymış.
Şaka değil! F vitamini diyor Mehmet Öz arkadaşlar için.
(F “Friends”den geliyor.) F vitaminin sağlığımıza faydaları say say bitmiyormuş...
Yapılan araştırmalara göre güçlü sosyal iletişim içerisinde olanlarda depresyona girme ve ölümcül krizlerin oluşma riski azalıyormuş.
Düzenli F vitamini kullanmak sizi gerçek yaşınızdan 30 yaş daha genç hâle getirebiliyormuş.
Dostluğun sıcaklığı stresi azaltıyor, gergin olduğunuz
zamanlarda bile kan damarlarınızda pıhtılaşma ve kalp krizi geçirme riskiniz yüzde 50 azalıyormuş.
Yaşasın!!Bilmeden yıllardır ne çok vitamin depolamışım vücudumda.
Neymiş, arkadaşlara çok önem vermeye,
mümkün olduğunca çok bağlantıda kalmaya,
beraber her şeyin komik bir tarafını bulmaya devam....
Gülerken ağzımızı kocaman açmayı da unutmuyoruz,
uçuşan bütün F vitaminlerini yutuyoruz (!)
İyi ki varsınız,
Sevgilerimle...
6 Mart 2011 Pazar
Shakespeare der ki:
"Bloglar zihinlerin ekmeğidir, Milletin ekmeği ile oynamayın"
Tuna Kiremitçi
-------------------------------------------------------------------------------------
Arkadaşlar yolladığınız tarifler için teşekkürler.Bloglara ulaşılmadığı için linklerinizi ve yemek resimlerinizi alamıyorum.Umarım kısa sürede her şey yoluna girer.Siz yinede tarif yollamaya devam edin:)))
Sayfamızı boş bırakmıyalım,ziyaretcilerimize merhaba diyelim...
Shakespeare der ki:
* Kendimi her zaman mutlu hissederim.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü kimseden bir şey ummam.
Beklentiler daima yaralar.
* Hayat kısadır. Öyleyse hayatınızı sevin.
Mutlu olun ve gülümsemeye devam edin.
Sadece kendiniz için yaşayın ve,
- Konuşmadan önce dinleyin,
- Yazmadan önce düşünün,
- Harcamadan önce kazanın,
- Dua etmeden önce bağışlayın,
- İncitmeden önce hissedin,
- Nefret etmeden önce sevin,
- Vazgeçmeden önce çabalayın,
- Ölmeden önce yaşayın.
*Hayat budur.
Onu hissedin,
onu yaşayın ve ondan hoşnut olun.
Tuna Kiremitçi
-------------------------------------------------------------------------------------
Arkadaşlar yolladığınız tarifler için teşekkürler.Bloglara ulaşılmadığı için linklerinizi ve yemek resimlerinizi alamıyorum.Umarım kısa sürede her şey yoluna girer.Siz yinede tarif yollamaya devam edin:)))
Sayfamızı boş bırakmıyalım,ziyaretcilerimize merhaba diyelim...
Shakespeare der ki:
* Kendimi her zaman mutlu hissederim.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü kimseden bir şey ummam.
Beklentiler daima yaralar.
* Hayat kısadır. Öyleyse hayatınızı sevin.
Mutlu olun ve gülümsemeye devam edin.
Sadece kendiniz için yaşayın ve,
- Konuşmadan önce dinleyin,
- Yazmadan önce düşünün,
- Harcamadan önce kazanın,
- Dua etmeden önce bağışlayın,
- İncitmeden önce hissedin,
- Nefret etmeden önce sevin,
- Vazgeçmeden önce çabalayın,
- Ölmeden önce yaşayın.
*Hayat budur.
Onu hissedin,
onu yaşayın ve ondan hoşnut olun.
14 Şubat 2011 Pazartesi
İNSAN DEDİĞİN...
Mevlana'dan
"Yüzde Israr Etme
Doksanda Olur,
İnsan Dediğinde
Noksanda Olur,
Sakın Büyüklenme
Elde Neler Var,
Bir Ben Varım Deme
Yoksanda Olur..."
Kendini vazgeçilmez sananlara..
"Yüzde Israr Etme
Doksanda Olur,
İnsan Dediğinde
Noksanda Olur,
Sakın Büyüklenme
Elde Neler Var,
Bir Ben Varım Deme
Yoksanda Olur..."
Kendini vazgeçilmez sananlara..
EVLENME
Evlenme sultanlık budur
Tut ki evlendin kazara
Sabredip artık otur.
Bir beladır geldi say
Söylenme,insanlık budur.
* Laedri
*Arapçada "bilmem" anlamına gelir.
kime ait olduğu bilinmeyen edebi eserin sonuna "laedri" yazılır.
yazarı bilinmeyen, anonim anlamına gelir.
29 Ocak 2011 Cumartesi
300 OLDUK !
NOT DEFTERİMDEN 300. İZLEYİCİSİNE ULAŞTI.
Beni destekleyen,blogumu ziyaret eden tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.
21 Ocak 2011 Cuma
4 Ocak 2011 Salı
AKŞAMLARI NE YAPIYORSUNUZ?
? ..
Hayatı biriktiremezsiniz; ya her anını yaşayacaksınız,
ya da ziyan edeceksiniz.
Dümdüz bir soru size: Akşamları evde ne yapıyorsunuz?
Koltuğa uzanıp, hiç tanımadığınız Amerikalı dedektiflerle, hiç tanımadığınız Amerikalı haydutları mı kovalıyorsunuz?
Yoksa yerli dizilere kaptırıp hiç bilmediğiniz konaklarda yaşanan hayatları mı seyrediyoruz?
Kendiniz hiçbir sporu yapmazken, çoğunun sonucu önceden ayarlanmış futbol maçlarını ve dedikodularını seyrederek sporsever olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
Dört saat televizyon seyretmenin sekiz saat çalışmak kadar beyni yorduğunu biliyor musunuz?
İki türlü hayat var:
1. Yaşanan hayat,
2. Seyredilen hayat,
Akşamlarınız televizyona kilitliyse, bilin ki,
Hayatı sadece seyrediyorsunuz!
Akşamları evde ne yapıyorsunuz?
Akşamlarınızı nasıl geçiriyorsunuz?
"Pek çoğu gibi biz de çekirdek çıtlatıp saatlerce televizyon izliyoruz" diyorsanız, durup bir düşünün lütfen;
150 yıl yaşayacağınızı veya dünyaya birkaç kez daha geleceğinize mi inanıyorsunuz?
Böyle bir şey olsaydı, şimdiki hayatımızın bir bölümünü ziyan etmek
şimdiki kadar acı sonuçlar doğurmayabilirdi belki.
Ne çare ki sadece bir hayatımız var.
Bu da maalesef, çok kısa.
Ortalama altmış yılın yirmi yılı uykuda geçiyor.
Kalan kırk yılın yirmi yılı çocukluk, eğitim, vesaire...
Son yirmi yılı da ziyan edersek, bize yaşanacak bir şey kalmaz.
Akşamlarınızı sadece televizyona veriyorsanız,
sayılı nefeslerinizden bir bölümünü çöpe atıyorsunuz demektir!
Çünkü televizyon izleyen kişi hayatta değildir, zira hiçbir şey yapmamakta, hiçbir değer üretmemekte, ülkesine bir faydası olmamaktadır; bu da bir anlamda yaşamamak sayılır.
Ne mi yapmalı?..
1. Ailece kitap okuyun, sohbet edin:
Nasıl tanıştığınızı, ilk nerede görüştüğünüzü, sıkılıp sıkılmadığınızı, nerede nasıl evlendiğinizi, nikâh şahitlerinizi, düğününüzü anlatın çocuklarınıza, onları hem dinleyin, hem de okumaya çalışın.
2. Gezin:
Gezmek için ille de bir maksat olması gerekmez, en büyük maksat hayatı paylaşmaktır. Yakınsanız deniz kenarına inin, ayaklarınızı denize sokun ve becerebiliyorsanız taş sektirme yarışına girin. Sonra da güneşin pembe gülücükler saçarak batmasını seyredin. (İnanın televizyon seyretmekten çok daha keyifli ve dinlendiricidir)
Ormanda hep birlikte yürüyün, ağaçlara isim takın, yol boyu açan çiçekleri sevin ve çocuklarınıza bunlarla sevmeyi öğretin. (Ama bilin ki hayat öğrenmek ve öğretmekten ibaret değildir. Dinlenmek, eğlenmek gibi olgular da hayatın bir parçasıdır) Çocuklarınızla ilişkilerinizde asla öğretmen tavrı takınmayın. Onlarla arkadaşlık etmek dünyanın en keyifli işidir.
3. Akraba ve komşularla ilgi bağı kurun:
Onlara ya gidin, ya da onları size davet edin. Sohbetiniz televizyonsuz olsun ki tadı çıksın. Birbirinizi gerçekten tanımaya çalışın. Bilirsiniz, "Komşu komşunun külüne muhtaçtır."
4. Sağlıklı verilere dayanarak düşünün ve çevrenizi, ailenizi, ülkenizi daha iyi hale getirmek için neler yapabileceğinizi bulun.
İnandığınız değerler doğrultusunda yazan, konuşan insanları dinleyin. En azından TV deki afyonlama dizilerinden uzak durun, yapamıyorsanız azaltın.
5. Kültürel ve sanatsal etkinliklere katılın.
(Konferans, seminer, sergi, doğru sinema ve tiyatro) Hayatınızı biraz olsun renklendirecek başka şeyler de bulabilirsiniz. Yeter ki isteyin. Bir hobi (Sizi zevkle meşgul edecek bir uğraş) edinin. Veya bir hayvanı sahiplenip hayatınıza renk ve sevgi katın.
Aile bağlarının güçlenmesi, paylaşacak şeylerin çokluğuyla mümkündür. Ne kadar çok şey paylaşırsanız aileniz o kadar güçlenecek, o kadar diri duracak ve mutlu olacaktır.
Hatıra defterine televizyon dizilerini yazamazsınız. Oraya ancak yaşadıklarınızı yazabilirsiniz. Her gün bir şeyler yaşamalı ve bunları deftere geçirerek geleceğe tarih düşürmelisiniz.
Bugün öyle bir hayat yaşayın ki, yarına da kalsın. Torunlarınıza anlatacaklarınız olsun.
Hayatı biriktiremezsiniz; ya her anını yaşayacaksınız, ya da ziyan edeceksiniz.
Akşamları ne yapıyorsunuz? .
Yaşıyor musunuz,
yoksa seyrediyor musunuz?
2011 yılında artık seyirci olmayalım,hayata katılalım.En önemlisi kendimiz için birşeyler yapalım..
Ne dersiniz?
Hayatı biriktiremezsiniz; ya her anını yaşayacaksınız,
ya da ziyan edeceksiniz.
Dümdüz bir soru size: Akşamları evde ne yapıyorsunuz?
Koltuğa uzanıp, hiç tanımadığınız Amerikalı dedektiflerle, hiç tanımadığınız Amerikalı haydutları mı kovalıyorsunuz?
Yoksa yerli dizilere kaptırıp hiç bilmediğiniz konaklarda yaşanan hayatları mı seyrediyoruz?
Kendiniz hiçbir sporu yapmazken, çoğunun sonucu önceden ayarlanmış futbol maçlarını ve dedikodularını seyrederek sporsever olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
Dört saat televizyon seyretmenin sekiz saat çalışmak kadar beyni yorduğunu biliyor musunuz?
İki türlü hayat var:
1. Yaşanan hayat,
2. Seyredilen hayat,
Akşamlarınız televizyona kilitliyse, bilin ki,
Hayatı sadece seyrediyorsunuz!
Akşamları evde ne yapıyorsunuz?
Akşamlarınızı nasıl geçiriyorsunuz?
"Pek çoğu gibi biz de çekirdek çıtlatıp saatlerce televizyon izliyoruz" diyorsanız, durup bir düşünün lütfen;
150 yıl yaşayacağınızı veya dünyaya birkaç kez daha geleceğinize mi inanıyorsunuz?
Böyle bir şey olsaydı, şimdiki hayatımızın bir bölümünü ziyan etmek
şimdiki kadar acı sonuçlar doğurmayabilirdi belki.
Ne çare ki sadece bir hayatımız var.
Bu da maalesef, çok kısa.
Ortalama altmış yılın yirmi yılı uykuda geçiyor.
Kalan kırk yılın yirmi yılı çocukluk, eğitim, vesaire...
Son yirmi yılı da ziyan edersek, bize yaşanacak bir şey kalmaz.
Akşamlarınızı sadece televizyona veriyorsanız,
sayılı nefeslerinizden bir bölümünü çöpe atıyorsunuz demektir!
Çünkü televizyon izleyen kişi hayatta değildir, zira hiçbir şey yapmamakta, hiçbir değer üretmemekte, ülkesine bir faydası olmamaktadır; bu da bir anlamda yaşamamak sayılır.
Ne mi yapmalı?..
1. Ailece kitap okuyun, sohbet edin:
Nasıl tanıştığınızı, ilk nerede görüştüğünüzü, sıkılıp sıkılmadığınızı, nerede nasıl evlendiğinizi, nikâh şahitlerinizi, düğününüzü anlatın çocuklarınıza, onları hem dinleyin, hem de okumaya çalışın.
2. Gezin:
Gezmek için ille de bir maksat olması gerekmez, en büyük maksat hayatı paylaşmaktır. Yakınsanız deniz kenarına inin, ayaklarınızı denize sokun ve becerebiliyorsanız taş sektirme yarışına girin. Sonra da güneşin pembe gülücükler saçarak batmasını seyredin. (İnanın televizyon seyretmekten çok daha keyifli ve dinlendiricidir)
Ormanda hep birlikte yürüyün, ağaçlara isim takın, yol boyu açan çiçekleri sevin ve çocuklarınıza bunlarla sevmeyi öğretin. (Ama bilin ki hayat öğrenmek ve öğretmekten ibaret değildir. Dinlenmek, eğlenmek gibi olgular da hayatın bir parçasıdır) Çocuklarınızla ilişkilerinizde asla öğretmen tavrı takınmayın. Onlarla arkadaşlık etmek dünyanın en keyifli işidir.
3. Akraba ve komşularla ilgi bağı kurun:
Onlara ya gidin, ya da onları size davet edin. Sohbetiniz televizyonsuz olsun ki tadı çıksın. Birbirinizi gerçekten tanımaya çalışın. Bilirsiniz, "Komşu komşunun külüne muhtaçtır."
4. Sağlıklı verilere dayanarak düşünün ve çevrenizi, ailenizi, ülkenizi daha iyi hale getirmek için neler yapabileceğinizi bulun.
İnandığınız değerler doğrultusunda yazan, konuşan insanları dinleyin. En azından TV deki afyonlama dizilerinden uzak durun, yapamıyorsanız azaltın.
5. Kültürel ve sanatsal etkinliklere katılın.
(Konferans, seminer, sergi, doğru sinema ve tiyatro) Hayatınızı biraz olsun renklendirecek başka şeyler de bulabilirsiniz. Yeter ki isteyin. Bir hobi (Sizi zevkle meşgul edecek bir uğraş) edinin. Veya bir hayvanı sahiplenip hayatınıza renk ve sevgi katın.
Aile bağlarının güçlenmesi, paylaşacak şeylerin çokluğuyla mümkündür. Ne kadar çok şey paylaşırsanız aileniz o kadar güçlenecek, o kadar diri duracak ve mutlu olacaktır.
Hatıra defterine televizyon dizilerini yazamazsınız. Oraya ancak yaşadıklarınızı yazabilirsiniz. Her gün bir şeyler yaşamalı ve bunları deftere geçirerek geleceğe tarih düşürmelisiniz.
Bugün öyle bir hayat yaşayın ki, yarına da kalsın. Torunlarınıza anlatacaklarınız olsun.
Hayatı biriktiremezsiniz; ya her anını yaşayacaksınız, ya da ziyan edeceksiniz.
Akşamları ne yapıyorsunuz? .
Yaşıyor musunuz,
yoksa seyrediyor musunuz?
2011 yılında artık seyirci olmayalım,hayata katılalım.En önemlisi kendimiz için birşeyler yapalım..
Ne dersiniz?
17 Aralık 2010 Cuma
Demedim mi?
DEMEDİM Mİ?
Oraya gitme demedim mi sana,seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben'im?
Bir gün kızsan bana,alsan başını,yüz bin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi?
Demedim mi şu görünene razı olma,demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl,
onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi?
Ben bir denizim demedim mi sana?Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,senin duru denizin ben'im demedim mi?
Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben'im,senin kolun kanadın ben'im demedim mi?
Demedim mi yolunu vururlar senin,demedim mi soğuturlar seni.Oysa senin ateşin ben'im,sıcaklığın ben'im demedim mi?
Türlü şeyler derler sana demedim mi?Kötü huylar edinirsin demedim mi?Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?Yani beni kaybedersin demedim mi?
Söyle, bunları sana hep demedim mi?
~Mevlana~
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben'im?
Bir gün kızsan bana,alsan başını,yüz bin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi?
Demedim mi şu görünene razı olma,demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl,
onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi?
Ben bir denizim demedim mi sana?Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,senin duru denizin ben'im demedim mi?
Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben'im,senin kolun kanadın ben'im demedim mi?
Demedim mi yolunu vururlar senin,demedim mi soğuturlar seni.Oysa senin ateşin ben'im,sıcaklığın ben'im demedim mi?
Türlü şeyler derler sana demedim mi?Kötü huylar edinirsin demedim mi?Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?Yani beni kaybedersin demedim mi?
Söyle, bunları sana hep demedim mi?
~Mevlana~
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













































